21 Aralık 2009 Pazartesi

en küçük

küçük bir çocuk var. tutunca kaybolan elleri olan, aklındaki temiz düşüncelerini etrafa gözleriyle yansıtan.. küçücük bir çocuk var. ama bir de dünyaya sormak istediği büsbüyük sorular var..
soracağı kimsesi yok oysa.
çocuğun her yerde gördüğü birisi var.. gölgesi gibi hatta. sarılmak istediği birisi var üzerindeki hüznü atabilmek için. içinde bulunduğu oyunun, oynadığı oyunlara hiç benzemediğini fark etti.
kaçmak basittir ama onun adımları küçük.

4 Aralık 2009 Cuma

sarılmak.


ortada büyük bir yanlış var ve bunu düzeltmeye çalışsam daha çok mahvedecekmişim gibi geliyor. kesinlikle ne sen, ne de ben bunu haketmedik.. istediğimiz bu olsaydı, en başından bu işe kalkışılmazdı. ben istediğimizin bu olduğuna inanmıyorum. "o halde neden böyle?" diye sormak da istemiyorum kimseye.. herkesten öyle saçma cevaplar gelecek ki, bu sefer daha çok yorulacağım. zaten çevremdeki herkese yansıttığım bu negatiflikten dolayı rahatsızlık duyuyorum fakat elimde değil. benim için uğraşmaları hoş belki ama avutulabilecek bir durum yok ortada.. gözümdekileri silebilecek tek el var, mendil zaten yok.

seni özledim. yorgun bedenimi dinlendirmeye bırakmışken, seni görmek istemiyorum. ama bir yandan da çıldırmış gibi görmek istiyorum.. aslında benim sana o kadar çok ihtiyacım var ki, bu yüzden kırdım seni belki de bazı zamanlar. bu yüzden kızdım ilgisizliğine.. kabullenmek zorunda kaldığım şeyi, istemiyorum aslında.

kapının önünden geçen herkes sen gibi. her gördüğümü sen sanmak nasıl bir duygu, bilmiyorsundur eminim.. her dalgalı saçı olan, her beyaz tenli ve her tatlı gülüşlü sen gibi. kokunun burnumda olması ve yaptığım iş ne olursa olsun aklımda olman nasıl bir duygu, bunu da bilmiyorsundur belki.. seninle her yürüdüğümüz yerde yürüdüm, her oturduğumuz yerde oturdum bugün. geçtim oralardan adım adım ve içimi acıttım yine bile bile.. belki seni görsem o an, karşına atlayıp sarılacaktım. bilmiyorum yapabilir miydim ama bunu çok istediğime eminim..
seni suçluyordum onca şey için..
oysa bildiğim bir şey var. sarılırken biz, en az benim kadar sen de mutluydun çok. sımsıkı ve içten sarılırdın. bir de burnunu dayayıp öyle güzel çekerdin ki kokumu içine, bu en çok hoşuma giden şeydi..
elini tutmak kadar güzeldi,
evet.

29 Kasım 2009 Pazar

beklemek.


bir durum var elbette. öyle bir belirsizlik var ki; içten içe çürütüp bedeni, zarar veriyor ruha.. var bir durum ki, böyle umutsuz da olsa bekleyebiliyorum günlerce sonunu bile bile. fakat içinden gelmiyorsa, zorlanmaz ki hiçbir insan sevgiye. tutulmaz zorla elinden, götürülmez hayalindeki yere. hala bir beklediği varsa insanın, zorla da yerleşilmez ki onun kalbine.. hatta başka bir beklediği varsa insanın sevebileceği, suçlanmaz sevmiyor diye. suçlanacağı tek şeydir; madem sevebilmek için bekliyorsun bir başkasını, beni oyuncak etmek niye?

karşına çıkmasını istediğin gibi çıksa o, atacaksın beni. hatırlamayacaksın ve hatta vicdan azabı bile çekmeyeceksin. anlık mutluluğunu yaşayıp, unutacaksın.. o halde suçlarım şimdi ben de seni. suçlarım en doğal hakkımla. umursamayacağını bilsem de, boşu boşuna suçlarım seni. başından dedim çünkü; ben bir diğeri olmaya, boşluk doldurmaya gelmedim sana.. ben bir başkasını beklediğini bilseydim, bekler miydim seni? sevebileceğin biri değilsem, sadece iki-üç günlük mutluluğun için yanında duramam. hangi insan birini iyi hissettirmek için oyuncağı olur göz göre göre? ben esas duruşta susup bekliyorum dediysem, kurşun askerin oldum demedim.

nasıl bir çelişkidir ki; sevgisini belli edemediğini söyleyen insan, ona o sevgiyi tattıracak birini bekler. madem hayalindeki sevgiliyi bekliyorsun, ona o sevgiyi sen de göstereceksindir.. hem insanın içinde gerçekten bir sevgi olsa, o hisleri tutamaz zaten. zehirleneceğini bilir insan. işin başka bir boyutu daha var; madem hayalindeki sevgiliyi bekliyorsun, ben bu olayın içinde neyim? ayrıca sen bu olaya oyun gözüyle bakıyorsun.. hem de kaçmak istediğin.

şimdi bu seninle benim içinde bulunduğum kendi aptal oyununda, seni çıkartıp kurtaması için o beklediğin sevgiliye ihtiyacın yok. kendi yarattığın oyununda, serbest bıraktım seni.. bir veda busesi kondurup giderken, oyunun içinden kurtardım seni. böylece aklını rahatsız edecek bir şeyden de kurtulup, odaklanman gereken beklediğin hayali sevgilinle başbaşa bıraktım seni..

ben bekledim. içinden bir damla aşk düşecek diye avucuma bekledim. içinden bir kaşık sevgi tadacağım diye bekledim.. eskicinin çöpten işe yarar bir şey bulmak için karıştırdığı gibi, karıştırdım içini. fakat hiçbir hissiyat bulamadım ve boş boş bağırmaz hiçbir eskici..

24 Kasım 2009 Salı

hasat zamanı.

çoktan beri lâl olmuş hâller içindeyken, benden iki-üç kelâm duyabiliyorsan bile bu bi kârdır. fakat bunun farkına ne zaman varmak istediğini anlayabilmiş değilim. ya da bir soru sorulacaksa, asıl soru şu olmalı;
-gerçekten farkına varmak istiyor musun?
çünkü farkına varmak istediğinde tutacağım ellerini.. şimdiki tutuşlarım, sadece değişler halinde.. bu önemsiz değişlerin yerine, tutunmak deyimini koymayı istiyorum ben. elini öyle bir tutmak istiyorum ki, bir daha bırakması mümkün olmasın.. koluna, bacağına, bedenine sarılayım ki, sen-ben ayrımı olmasın. sen ve benden bahsedilecekse şayet, iki isim geçmesin o konuşmada.. öyle tutunmak istiyorum ben sana.

sana daha çok iki-üç kelâm çıkar benim ağzımdan. önemli olan içine işlemesi söylediklerimin, kulağından girmesi değil.. sen açacaksın tutulmuş dilimi ki, iki-üç kelâmdan daha fazlasını duyabilesin.. sen çözeceksin dilimin düğümünü ki, dudaklarımı hafif kıpırdatmalarımda bile ne demek istediğimi önceden anlayabilesin.. ve yine sorulması gereken bir soru daha var burda;
-bunu istiyor musun? söylediklerimi duymak, anlamak zor değildir. istiyor musun ağzımdan çıkan her kelimeyle büyülenmeyi? istiyor musun tanıdıkça sevebilmeyi? aşkın derin yüzünü göstermesini istiyor musun?
çünkü istediğinde dökülecek binlerce sözcük dudaklarımdan.. istediğin için sevmek, aşık olmak daha kolay olacak. kırmak istemediğinden, çaresizlikten, boşluktan, yalnızlıktan yaslandığın bir duvar olmaktan çıkartıp beni; gözlerime baktığında sevgiden ağlayabilen, sarıldığında heyecandan titreyen, elimi tuttuğunda güvenden tebessüm eden bir masal kitabı olarak da görme beni.. masal değilim, masalda değilsin, masalımsı hiç değiliz. tamamen gerçeğiz ve gerçekçi hislerinle iste beni. veya yalandan söylenen hiçbir sözcükle avutmadan, dolaysız yoldan ve doğrudan gerçek sözlerle kır beni.. "istek" diyorum.. "istemek" diyorum.. varsa içinde bana dair bir damla, çabanla büyüt onu.. benim büyütüp yeşertmemi bekleme. varsa içinde bana dair bir nebze; saygını kat, sevgini kat, aşkını kat, karıştır hepsini de yücelt içindekini.. yoksa:-
çürür,
soğur,
erir
ve
tükenir..

20 Kasım 2009 Cuma

.nicre'


son kez o kapıyı kapatıp çıktım yuvamdan. yuvarlana yuvarlana değil bu sefer, tökezleyerek hiç değil. bu seferki çok farklı hayatımda. uzun zaman sonra yere sağlam basarak, emin adımlarla ayrıldım o evden. çok değil, daha bir sene öncesine kadar gözümdeki yaşları döktüğüm kabıma vurdum sonunda ayağımla. biriktirdiğim tüm o damlalar da, anılarıyla birlikte yok oldular. inkâr edemeyeceğim kadar da yeniler aslında ama şuan bana yenikler..

çıktım o evden.. son yolcuydum buralardan giden ve zaten son trene yetişmiştim. ve boşluğumla başbaşa kaldığımda vagonun birinde, dolduramayacak kadar özel olduğunu anladım. sen o boşluğu zaten doldurmayacaksın.. kapatıp, kendine çok daha özel bir yer açacaksın.. kalbimin odacıklarını birleştirip, sıcak bir yuva yaratacaksın ikimize.. biz.e.. zaten sen de, benim gibi parça parça olan hiçbir şeyi sevmiyorsun anlaşılan.

yitirilmiş tüm umutları attığım çöp tenekesini en uzaklara götürüp, bıraktım uçurumdan. bir daha beni bulabileceklerini hiç sanmıyorum. zaten ben gizlenmesini de iyi bilirim.

ben o kapıyı her kapatışımda kilit vurmayı unuttum. şayet gerçekçi olmak gerekirse, her seferinde de bilerek unutuldu o kilidi vurmak. neyi ve neden beklediğimi bilemeden yaşadığım onca zaman yüzünden, vursam da o kilidi çok kez kırarlardı -kırılgandır kalbim gibi- .. çok uzunsa o yollar, yürümeye üşenebilirim tek başıma. ama bu denemeyeceğim anlamına gelmez. sadece zaten yorgun olduğumdan, daha da yorulmak istemiyorum (evet, hepsi bu). ve şimdi tüm o bilerek unutulan kilitleri vurdum . bir gün o kapıları açmaya çalışan olursa diye de, anahtaları yuttum.
'kavuşunca meşk, kavuşamayınca aşk olur' derlermiş.
bilmem ki, ben meşk.ten kendimi unuttum =)
Dipnot: Fotoğraf kendi çekimimdir.

4 Kasım 2009 Çarşamba

dört kasım (üyo)

Ümit Yaşar Oğuzcan
'şimdi bin güneş doğsa götürmez karanlığımı
yanmaz elinin değmediği ışıklar
gel, o şarkıyı beraber söyleyelim
tut ellerimden beni aydınlığa çıkar.

ben binlerce şarkı söyledim belki, ki sesimin de güzel olduğunu söylerler. çoğu ve hatta belki de hepsi yalnız başımaydı. ve şuan fark ettim ki, en güzelleri yalnız başıma söylediklerimdi.. hangi eller tuttuysa elimi, bıraktı. ve yine fark ettim ki, benim ellerim tek başına daha güçlü.. karanlığı içimden söküp atalı çok oldu, dışımdakini bıraktım -onu da artık sevişmek için kullanabilirim-.. aydınlık iyidir, temizdir, güzeldir. kim aşk sarhoşluğu geçtikten sonra mutlu olduğunu hissetmiş? ayık olmak da iyidir..
diyorum.. diyorum..
di
yor
-um-
u
yor
um.

yine de ne var biliyor musunuz? aşk gerçek. acısıyla, mutluluğuyla(!) gerçek.
bedenini satmayıp, ruhunu satanlar olsa da; aşk var.
evcilik oyunundaki kadar 'temiz' aşklar var.

13 Ekim 2009 Salı

onü.çekim



sonunda hissettiklerimin gerçek olmadığını anlarsam şayet, bu yine büyük bir hayal kırıklığı yaratacak bende. çünkü "bu sefer geçti, gitti" diyorum, "bu sefer" derken duraksadığım için telaşlıyım..
çok kez bir şey için alışmak zorunda kaldım.. ve çok kez hiçliği hissettim. ama alıştım da, alıştım da huzursuzluğa.. sevdiğim biri vardı, hep huzur dilerdi. başından biliyordum boşuna dilediğini.. bir keresinde yanındaydım ve garip bir şekilde huzurluydum. aslında bir o kadar da rahatsızdım.. aynı değildik ve aynı şeyler hissetmiyorduk çünkü. o zaman söylemem gereken bir şeyler vardı belki de..

o kadar baskı altında hissediyorum ki şuan;
aşkın ne tadı kalıyor, ne hazzı..
ne sevgimi esirgiyorum, ne de mutsuz etmeyi..
kendime iyi gelen şeyler bulamadığımdan, biraz zamana ihtiyacı var yaşantımdaki her şeyin..
o kadar baskı altında hissettiriyorlar ki;
canları cehenneme diyemeyecek kadar yakınım onlara.
bir o kadar da uzağım.
yaşadığım şehirden çekip gitmemem aslında sadece önemli bir insan ve kendim içindir.
eğer kendimi kaybedersem bir gün -ki buna ramak kaldı-, kimseyi düşüneceğimi sanmıyorum..

istediğim tek bir şey kaldı sanki.. o masada yazarken ölmeliyim ben. şuan yazamıyor olmak, beni deli ediyor.. şuan sadece içimi döküyor olmak, beni ve okuyanları üzüyor. ama çok doluyum, affedin.

kırmızı rengi hiç sevmiyorum.. bana da hiç yakışmıyor zaten. ama bana yakışmadığından değil, sevmiyorum işte. zaten babama da yakışmazdı hiç.

Tanrım.

13 Eylül 2009 Pazar

bir sürü kanatlar, kanattılar



vücuduma dokunan parmakların hiçbiri ruhumu okşamazken şimdiye kadar, senelerdir mikrop olup yaralarımdan içeri girmeye çalıştılar. kanıma aşk diye karışacakları yerde, zehir gibi yayıldılar. hepsi birer kanat gibi geldiler, sarıp sarmalayan cinsten. oysa hepsi kanattılar.. hiçbir masalı dinlemeyip sonunda güzel biten filmler çevirmeye kalktılar benimle. olmadı, olamazdı da.. tüm suçu üstlenmelerini istemedim hiç, ama susarak bunu kabullenenler çok oldu. ya da başında karşı çıkıp sonrada susanlar.. hiçbiri bir ötekinin yarasını kapatmak için değil de, hep yeni bi yara açmak için gelmiş gibi sanki. veya bana öyle geliyor şu saatten sonra.. kimisi arzusu için feda etti ruhunu, kimisi geçmişinden kurtulmak için. oysa bir ilişkinin tek kişi yaşanmadığını hatırlayamadı hiçbiri, benim varlığımı unuttular.


şimdiye kadar hep çoğul konuştum, biliyorum. çünkü çoktular.. bana "izin ver" diyenlere kızıyorum şimdi. ama en çok da onları dinlediğim için kendime kızıyorum. izin vermemekte kararlıydım oysa ve bu kadar çok "öylesine"ymiş gibi görünen ilişkim olmayacaktı şimdi. ne onların kirli ruhlarına ortaklık edecekti bedenim, ne de kirli ellerinde çürümeye bırakılacaktı yüzüm. onlar gibi kirlenmeyecektim.. tek yalanım, işlenen suçlara isteyerek suç ortağı olmuş gibi görünmem. kendimi aklamaya çalışamıyorum.. bu yüzden de çikolatanın sıcaktan eriyip kabından dışarı taşması gibi, taşıyor ruhum eriyip bedenimden.

ve ben buna mecburen sadece izleyici oluyorum..

8 Eylül 2009 Salı

yazabilmek

benim iki tane sevgilim oldu zamanla..
kağıt ve kalem.
müthiş bir ihtirasla başlayan tüm aşklar bile biterken, beni asla bırakmayan bu iki eski sevgiliye teşekkürlerimi iletiyorum. 'ayrılsak da beraberiz' sanki onlarla :)
son sevgilimi takdim edeyim; yazabilmek..
kağıt ve kalem şimdi son ilişkimin en iyi şekilde gitmesi için bana yardım ediyorlar. o kadar iyiler ki, aşk yerine dostluklarını vermeyi seçerek doğru bir şey yaptılar. benim için aşkın yazabilmek olduğunu anladılar..
şimdi, ilişkim için en fazla çabayı harcama vaktim gelmiş gibi sanki.

2 Eylül 2009 Çarşamba

içimdensankibirşeylerkopupgitti

saçlarımı
kimse
senin
gibi
sev-
mez.

"ellerini özlemiyor değiller, fakat ağızları olmadığından konuşamıyorlar..
oysa ben.. seni ne kadar çok özlediğimi haykırabilirim
fakat bunu yapacak yüzüm ve gücüm yok.
başkasına ait olduğun günden beri,
mutlu olman için dua ediyorum..
sevgiler,
sevgili.m"

8 Ağustos 2009 Cumartesi

hırs.ız (beni oku)

birisi, 'birisi'nin dizelerini çalmaz. sadece ikisinden birisi dizelere daha hakimdir! işte bu yüzden kimse saçma bir hırsa bürünerek kimseyi hırsızlıkla suçlamamalı, yapması gereken sanatı daha iyi yapmalı.. (ortada bir sanat varsa tabi)


dipnot: gösteriş için bir şeyler yazmamak lazım, bunu ilkokulda öğrenmiştim. iyi günler biri
ikinci dipnot: "biri biri biri biri" şeklinde bi reklam var ya, Ata Demirer oynuyor hani.. onun reklamını yapmış gibi oldum da, öyle anlaşılmasın hani.

can alıcı nokta: bence farklı olmaya çalışan kimse yok, bu yüzden maymun olmaya değecek bi durum da yok zaten.. mesela benim de sevgilim vardır da, popomu yırtarcasına bağrınmaya gerek duymuyorum : ) o halde ben farklı mıyım? yoo. sadece insan sıfatını taşımak bana zor gelmiyor.

11 Temmuz 2009 Cumartesi

ölü.m


yeni bir kaleme ihtiyacım var. kâğıdın üzerinde gezinirken simsiyah ucu, hep sinirden kırıldılar ellerimde.. bazen kırılırken gözüme kaçtı uçları ama kalbimde açılmış olan yara kadar acıtmıyor. onlar! bir inşaat mühendisi gibi, özenle seçiyorlar sanki kalbimde açacakları deliği.. hep aynı yerden, en dibine kadar iniyorlar. ve sonra.. temellerini sağlam attıkları aşkın üst katlarına çıkarken malzemeden çalıyorlar. kırılması, yıkılması, dökülmesi kolay oluyor.

burada ölen kimse yok, öldürülenler dışında. hiç kendiliğinden ölen olmaz benim bulunduğum yerde, genelde öldürür başkaları bizi. kanımı akıtmak zordur benim, öyle ufak tefek çiziklerle veya bıçakla açılan yaralarla akmıyor kanım. hep gidişlerde akar, ben onları avuçlarımda tutarım. birikintileri de içmeye bakarım ki, belki içimde canlanır yine diye.. içimde olur, içimden olur, içim olur diye. ama sen.. giderken kanımın avuçlarımda birikmesine dahi izin vermedin. çünkü ardında bıraktığın yorgunluktan, kollarımı kaldırıp avuçlarımı açacak hâlim dahi yoktu.. biriktiremedim kanlarını, kan kaybı oldun.
yağmur yağmış toprağın kokusunu seviyorum ve bunu herkes biliyor sanırım artık.. işte bu yüzden yağmur yağdıktan sonra gömülmek istiyorum ben.

ilk terk edilişimde ruhuma çok büyük zararlar verdiğini fark ettim o aşkın. sonra bedenime de zararlar vermeye başlamıştı.. oysa bedenime benim zarar verdiğimi söyleyenler, delirdiğimi de zannedenlerdi.. ikinci terk edilişimde o kadar büyük zararlar görmedim. çünkü öyle bir ruh hâlindeydim ki, sanki bu duruma alışık olan biri gibiydim.. "ben bunu daha önce de yaşadım, sen kendini ne zannediyorsun" edasıyla bakınıyordum etrafa ve 'bütün kadınlar orospu'ydu.. hayır, hepsi bu işi parayla yapmıyor ki!

enfes bir kahve içtikten sonra, kadınlara karşı nefretlerimin doruklarındaydım.. hemcinslerimi de pek sevmem zaten. kadınlardan nefret etmem onlarsız yaşamam gerektiğini göstermiyor! sonuçta benim nefretimi kazanmayı bilen onlardı..

'derken
rüya gibiymiş bunlar.. ben kinci biri değilim, sadece güçlüyüm.
kimsenin bana zarar veremeyeceğini biliyorum, kendi kendime yapıyorum.
boşu boşuna bekleyişlerim, boşu boşuna üzülmelerimi getiriyor..
boşu boşuna üzülmelerimse, boşu boşuna gözyaşlarına sebep oluyor..

bak şimdi!
bizim burada gerçekten ölmeyi isteyen kimse yok..
bizim burda herkes sevgiye tok, aşka aç.. hüzne tok, mutluluğa aç.. ölümlere yeterince tok, yaşamlara müthiş aç.. eskilere tok, yenilere aç..
sen de ne istiyorsan benden, ona göre davran. yoksa hiç senin gibilere aç olmadım..

6 Temmuz 2009 Pazartesi

huzursuz bulutlar


. onca kağıdı boşa yırttım diye üzüldüğüm zamanlar, onca aşkın da yiteceğini düşünememiştim. şimdi üzülmem gereken iki sebebi de tutuyorum içimde. onun için, koca bir iç çekip bakıyorum gökyüzüne. bulutlar huzur dolu dedin diye..

've çok değil, biraz önce -sahilde gezerken-
geçtim düşünden
geçtin içimden
kocamandı hisler
yaşanmaya değer
ama olsun
zaten çok geçtiler..

. kanamıştı kalbim, kanatmıştın. litrelerce sen doldu avuçlarım.. hemen yıkamadım tamamen kaybolmaman için, korkardın. sen kaybolmadın ama bekledikçe pıhtılaştın. yıkadıkça gitmeyen sen, günler geçtikçe daha da acıttın. ama yine de topladık kalıntıları, doldurduk valizlere.. sevgimi yetiremedik tek bir valize, ağladık hepbirlikte. biz kovalardık fakat hep kaçardı bizden ölüm.. tek başıma yapamadım, o kadar güçsüzüm.

've öptüm gözünden
dudakların kadar güzel değildiler
hiçbiri turuncu da değildi
yine de öptüm gizliden
huzur verirdi sana eskiden
bir sürü sarılmak geldi içimden
yoktun
ama olsun
zaten sinsiydi öpüşler..

. son bir gece yaşamışken, son bir sabah daha yaşamak istedim. hep çok şey istediğim vurulmuş yüzüme, ben mız mız bir gençtim. daha genceciktim.. hala salıncakta sallanmayı bile seviyorum, hatta düşünce kendi kendime söyleniyorum. son bir kez daha sallanmak istedim. öne giderken ayaklarımı öne savurup, arkaya giderken topladım. tebessümleri seçtim hep, ihanet ettim gülümsemelere.. bir ara başımı yukarı kaldırıp baktım, bulutlar huzur dolu dedin diye. bak bu bulutlar huzurlu değil.. seninkiler hala öyle mi?

29 Haziran 2009 Pazartesi

bütün o şarkıları dinleyeceğim

göreceklerimden fazlasını görüyordum ki, daha yarısına bile gelmemişken daha fazla görmemem gerektiğini düşünüp vazgeçtim. nelerin döndüğünü, neler olup bittiğini anlamam için ufacık gördüklerim dahi yetti.. ve sanırım kimse farklı değil! hiçkimse, asla farklı değil.. herkes birbirine benziyor, bu yüzden ben sizden değilim. ben sizden farklı olduğum için, kendimden nefret ediyorum. sizden değil! kimseye ayak uyduramam, bu sebeptendir.. hatta bu yüzdendir ki, kalbimin ordaki çatlaklardan sızan kırmızı sıvı. ketçap değil onlar, kan. akıp giden insanların kanları.. akıp giden bomboş ruhlarmış, ben hep dolu sandım onları..

eskiden "tepkiliyim!" diyebilirken, etkisiz hale geldim. dinlenmeye bıraktığım ruhum, bedenimi de dinlendirecekken tam; hapsedildi yine. kendi de istedi ama bu seferki aptallığından değildi. biz o duyguya 'güven' deriz, ya siz? gerçi ben 'biz' diyorum ama pardon, 'biz' diye nitelendirebileceğim kadar insan kitlesi yok arkamda. siz daha fazlasınız fakat benim söylediklerimde sizin borunuz ötmüyor.. siz sadece zarar vermesini bilirsiniz. kırıp döker, yıkıp geçersiniz.. neyse, 'güven' diyordum ben.. -mek eki geldiğinde sonuna fiil oluyor! fakat her insan bunu yapamadığı için pek bilinmez.. hatta o duyguyu veremiyorlar bile.

yalan dolandan sıkıldığımı milyon defa bağrındım etrafıma. ya beni dinlemesi gerekenlerin kulakları başka yerdeydi, ya da söylediklerim sinek vızıltısı gibi geldi.. ya beni dinlemesi gerekenler sadece dinliyormuş gibi gözüktüler, ya da dinlemek işlerine gelmedi.. çünkü hazırda bir aşk var; eridiğinde dolaba kaldırıp soğutulacak ve öylece beklemeye alınacak, pişmesi gerektiğinde tencereye atılacak ve tekrar kıvama gelecek.. bu döngüyü oluşturabilecek hep bir aşk var hazırda. ama bir şey hatırlatmak istedim şimdi! hiçbir hazır yemek, ev yemeğinin yerini tutmuyor..

şuan kurabileceğim milyonlarca cümle var.. evet, abartısız milyonlarca var! BÜTÜN o yazdıklarına, söylediklerine verebileceğim bir sürü cevabım var, her ne kadar cevap niteliği taşımasalar da. sen soru sormadın bana ama onların hepsine söyleyeceğim o kadar çok şey var ki! o kadar büyüttün ki içimdekileri, o kadar delik deşik ettin ki. ama söylemeyeceğim hiçbirini sana, içimde tutmasını iyi biliyorum. söylersem, altından kalkamayacaksın ve yine ben üzüleceğim bu yüzden. şuan tek istediğim; o'na gitmendir, coşup da sönmen değil! sönmesine sebep olan kırgınlıklarım olmamalı, ben arada değilim. çoktan çekildim, hatta çoktan sen çektin.. tek istediğim; o'na gitmen ve beni düşünmemendir. ben bir şeylerin farkına varmasını biliyorum, en iyi yaptığım şey bu hatta.
şimdi o yolun sonunda, seni bekleyene git. içine sahip olana, için olana..
hoş kal

13 Haziran 2009 Cumartesi

bir siyah, bir turuncu, hep siyah.


ne baloncuklar istedim ben, ne de ufak öpücükler.. hepsini sen getirdin ve şimdi getirdiğin gibi geri götürüyorsun.
ne çığlıklarımı boya turuncuya dedim, ne de kalbimi.. her şeyi sen boyadın turuncuya ve şimdi turuncuya boyadığın gibi geri boyuyorsun siyaha.

"her neyse! olur böyle şeyler." diyecek halim bile kalmadığını fark ettim. o kadar kayıtsızım ki olup bitenlere.. bir o kadar da kırgın.. içimin yangın yerinden beter olduğunu hissediyorum.

. .sanırım senin hiçbir açık bıraktığın kapılardan bir daha içeri girmek ve odanda eften püften yer kaplamak istemiyorum. boşuna çünkü hepsi! senin bölük pörçük odacıklarının bir tanesinde bile tam yer kaplayamazken, odacıklarını toplayıp bir bütün haline getirdiğinde çeyrek kadar yerim dahi kalmayacak çünkü.. istemiyorum. çünkü senin içinde yer kaplamış yaşanmışlıkların altında ezilmek zoruma gitmekten çok, üzecektir beni.. ben o yaşanmışlıklardan değerli olamayacağımı fark ettim çünkü. istemiyorum hiçbir bana ait odayı.. kapısında ismim de yazsa odanın, benim diyerek sahiplenebileceğim bir odam yok sende.

boğazımın düğümlerini açabilecek bir varlık istiyorum.. tek bir varlık! beni ağlatabilecek tek bir hamlesini istiyorum.. tek bir hamle! uzun zamandır ağlayamadığım için, daha da kirlendi içim.. içime attıklarımı, dışıma aktarmalıyım. geçer mi o zaman? (cevabını biliyorum, bunu kimseye sormadım)

ben çığlıklarımı siyah, hem de simsiyah hâliyle de seviyordum.. her ne kadar karanlık olsa da, acılarımla dolmuşsa da seviyordum öyle.
bir turuncu oldu zamanla.. ama kısa
bir siyah.
bir turuncu.
bir siyah.
son kez turuncu olacak diye sevindi herkes.
hep siyah.
siyah
iyah
yah
ah
h.

6 Haziran 2009 Cumartesi

yüzündeki başka izler

.. inceden inceden yağıyor yağmur, ben çırılçıplak soyundum gözyaşlarına. her damlanda canım yanacak, biliyorum. dilinden çıkan her söz yangın gibiydi.. ben yarışamazdım kuşlarla, seni kuşlar mı kaçırdı?

dudağım şimdi kan ağlıyor. avuçlarımda kırmızı damlalar ve ben yine sana sesleniyorum :-
ner
de
sin?
çocuk gibi kapandım dizlerime . ama .. .sonra ellerim halsizlikten düştü dizlerimin kenarlarına, sen buna nasıl izin verdin? beni bu hâle getirmeye.. seviyordun ya(!) .
henüz ölmedim sevgili. henüz bitmedim ben! kalıntılarınla bulgur pilavı yaptım kendime.. yedim yedim, yine senle doldum.
ama henüz yitmedim ben. söyle kadın; bitmeli mi gerçekten?
yüzüme katrankara acılar bulaştırmışsın, doğru mu? uzun zamandır aynaya bakamıyorum da yüzünden.. sadece ağladığımı biliyorum ve gözlerimden korkuyorum. çok şişmiş mi ?

dudağına eller dokunmuş sevgili.
yüzünü okşamış yabancı eller..
bedenine de deydi mi yabancı tenler?
diline kuşlar konmuş sevgili.
kemirip kanatmışlar gagalarıyla..
sen de binip uçmuşsun yabancı kanatlara.
..
.

yazar ve mektubu noktalar erkek, hayatını noktaladığı gibi..

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Sütten çıkmış ak kaşık değildim
Ama yalanı sokmadım iki kişilik dünyamıza.
mehmet coşkundeniz / ayrılığın ilanı

26 Mayıs 2009 Salı

-aş(k)atınca- batmasam da, çıkamadığım çukurlar


ya valizim doldurulamayacak kadar ufaktı, ya da yanıma alacaklarım çok fazlaydı.
saklanbaç oynadığımız sokağımda, bir ebenin gözleriyle sadece sana baktım ve bulamadım
gitmek istediğim yerler buralar gibi değil. deniz dalgalarına, yosun kokularına, ayağımı yakan sahil kumlarına özlemim
ya ben buralara tutsağım, ya da buralar bensiz kalmamayı çok iyi biliyor..
sokağım sakin ve karanlık.. oysa ben kalabalıkta yalnız kalmayı ve karanlıkta parlamayı çok severdim

günler geçti, biteceği yerde gitti.
sustum, susadım..
biz hep birbirimize susayalım.
'derken
niceleri çıkar karşına, alır seni benden.

ve sadece iki seçenek vardı.. masallardaki perili evin en güzel penceresinden manzarayı seyretmeyi seçmeliydik. omzuma başını koyup, arkamdan sarılarak! en olmaması gereken yolu seçtik. sen evin dışında, ben gökyüzünden yukarıda!

kırık, dökük, paramparça edilmiş hayallere rağmen susadım ve koştum sana doğru. senin için yürüdüğüm kilometrelerce yol, çabuk bitsin diye dua ederken ben.. ittin, yıktın, düştüm.. tökezleyerek geri dönmesi var.
şimdi
öl-
üm
ayırdı
deme-
yeceğim de..
ayrılırken
öl-
düm.

nefesim nefesindeyken, gözlerimi kapatıp bana dinlettiğin en sevdiğim şarkıyı hatırlarım.
tenim teninle sevişirken, gözlerini kapatıp sana söylediğim en güzel aşk masalın.ım..
kuru bir yaprağın, dalından düşen hallerinden anlayanım

23 Mayıs 2009 Cumartesi

aşktadında

kokusunda huzur bulup
kokladığım ve hep koklamak istediğim
menekşe gibiydi yapraklarım
sana söylemeliydim
yudum yudum içtiğim şaraptan
kekremsi bir tat kalırken dilimde
içime kadar işlemiş aşkın gizemliliğinde
saklandığım ağaç arkasında kalmak
kuru yaprakların gölgesinde gizlenmek
korkmak ve yanlış zamanlarda solmak
bu değildi beklediğim
senle beni
benle seni
aşka benzettim
işte o zamanlar
sana söyleyemedim
yumuşacık ellerinle örttüğün suretim
pembemsi yanaklar bırakırken yüzümde
turuncu düşünceler çizdiğin göğsümde
masmavi düşler aldığın gözümde
şimdi kokun her yerimde
ve sana söyleyeceğim
rüyamda uyanırken öpüşünle
gerçekleştiğini göreceğim

15 Mayıs 2009 Cuma

onbeşmayıs/ kızılsana

ben senden giderken, hata yapmadım. senden sonra tökezledim hep.. farkında değildin hiç, sen benden vazgeçerken hata yaptın.
bir gün sana geleceğimi biliyordun, bunu intikam olarak kullanmak istedin.. farkında değilsin hiç, bunu yapabilecek hislerin hala yok.

sen kristal kirpiklerimden öperken,
ben turuncu mektuplarını okurken,
hayatıma giren bir hata yüzünden
yapmadığım diğer hatalarla suçlanıyorum..

1 Mayıs 2009 Cuma

Fısıltı #1 - #2 ve #3(Yeni) Birarada

#1

Büyük bir hışımla çıkmıştı evden.. kaldırım taşlarını sökercesine , hızlı adımlarla yürüyordu. terk edilmiş bir kasabaydı sanki yaşadığı şehri ve sokak lambalarının sönük olmasına aldırış etmeden, sinirli tavrından hiç vazgeçmeyerek yürümeye devam etti.. hızlı, hızlı ve daha hızlı.. koşmaya başlamıştı. koşarken bir anda gözlerinden süzülen bir damla gözyaşı, yere düştü.. ve sonra daha fazla, daha fazla gözyaşı. ağlamak onu yumuşatmış olsa da, siniri hala geçmemişti.. sonunda o en sevdiği yere geldi; değirmenler! işte o an sinirleri yatışmıştı fakat, gözyaşlarının şiddeti kontrolden çıkmıştı.. çimlere oturup değirmenleri izledi ve ağlamasına engel olamıyordu. sessiz.. çok sessiz bir fısıltı duydu; ama nerden geldiğini anlayamadı ve buna aldırış etmekten de vazgeçip, kaldığı yerden ağlamaya devam etti..

...

özlemiş yalnızlığı..
çığlıklar kadar simsiyah,
değeri kalmayan yağmur tanelerinin
bir vücuda yapışmış kan emicilerinin
taarruzundan uzakta,
özlemiş yapayalnız kalmayı..
...

Sessiz kalmayı başardı sonunda. bedeni kanarcasına batmak istedi oturduğu yerde toprağa.. dudakları sızlayana kadar kemirdi ve yoldu etlerini. sonra hepsini tükürdü.

değirmenlere baktı, ağladı
avuçlarına baktı, ağladı
gökyüzüne baktı, ağladı
yüreğini tuttu, kanadı..

hiçbir yağmur bu kadar uzun süzülmedi yüzünde, gözyaşlarının süzüldüğü kadar.. yüzü kazılana kadar akıttı damlalarını, sonra yine sustu. bu acizliğinden kurtulmak istercesine, gözleri yalvarır gibi baktı değirmenlere..

sonra bir fısıltı duydu sessiz.. çok sessiz!

#2

uykudan uyandı.. o kadar ağladıktan sonra, uyuyakalmış çimlerin üzerinde. ufak bir çocuk gördü koşturan; pamuk gibi elleri, minik burnu olan..
izledi, izledi
ve
gülümsedi!
çocukluğunu özlemiş gibiydi.. altın renginde ufak bir oğlan çocuğuydu izlediği. kendine benzemiyordu hiç. ama çocuğun koşarken yüzündeki o gülümseme ile onu izlerkenki gülümseyişi aynıydı.. gözlerini ayırmadan izlemeye ve gülmeye devam etti.
mutluca..

arkasından annesi bağırıyordu çocuğa. ve çocuk düştü.. altın rengindeki saçları, elleri, parmakları, tırnakları ve üzerindeki her şey çamura bulandı. çocuk düştü ve ağladı.. çocuğu izlemeye devam etti ve o da ağladı. çocukla birlikte hareket ediyor, çocukla birlikte yaşıyordu olup biten her şeyi.. annesi çocuğa bir tokat attı. sonra sarıldı. sımsıkı sarıldı. ve ağladılar! annesinin de üstü çamur olmuştu..

yüzünü çevirdi.. kalktı ayağa ve yürümeye başladı. ayakkabılarının olmadığını fark etti.. çalınmış!
yüzünü gösterdi.. güneşe gözlerini kısarak baktı ve kollarını açtı. sarhoşlar gibi döndü ertafında.. fırıldak kadar hızlı!
yüzünü örttü sonra.. bir daha güneş göremeyecek gibi. ölüler gibi sarıldı bedenine, sardı kendini.. gözlerini tamamen kapattı!

sözü incitir dolunayı
ve çekirdek kabuğunu çatlatır kıskançlığı
inceden süzülür yüzünden aydınlığı
karanlık ..
gözleri kanlanmış. bulanık

değirmenlerden uzağa, kaldırımlardan taş duvarlara.. tümünü sildi yüreğinden ve yalnızlık pelerinini taktı yine sırtına. hem rüzgârlarında üşümüyor, hem de vücuduna akıttığı sıcak gözyaşlarında ısınmıyordu.. yalnızlık pelerini onu hiç sıcak tutmuyordu.

yine bir fısıltı..
-duyuyor musun beni? bana yardım et.
. ..anlamadı
-orda mısın? beni kurtarmalısın, ölüyorum.
. ..şaşkındı
-lütfen, lütfen duy beni. elimden tut!
. ..sessiz kaldı

artık aldırış etmeye başlamıştı duyduğu bu sese..
evet, fısıltı. gittikçe daha derinden gelen, gittikçe daha kalınlaşan ses.

yardım isteyen bir çaresiz ..

#3

her yutkunduğunda ağzına bir kan tadı gelmeye başladı. bir süre sonra burnu da kanamaya başladı. başı ağrıyordu çok. bu sesler, en çok beynini yoruyordu.. iç ses gibi başlıyor, sonra büyüyordu gittikçe. ve bu durumdan daha da korkmaya başladı kendi içinde. ne yapacağını bilemez bir şekilde..

...

özgür bırakılmış ruhlar seçmeli
güneşte esmerleşmiş ve sapkın olmayan
bağırdığında sesini duyabilecek insanların olduğu,
korkmadan koşabilecek hür sokakların bulunduğu,
çığlıkların aydınlığa kavuştuğu bir dünya..
ruhlar ve çocuklar oynamalı hüzne bulanmış bulutlarda

...

vücudunda yaralar çıkmaya başladığını fark etmedi bir süre. parkta olup bitenleri izlemek için bir ağacın altına otururken ağrılarını hissedince fark etti. bazısı açık, çoğu kapalı yaralardı ve etraflarında morluklar oluşmuştu.. uzanınca ağrı hissetmedi yine ve aldırış etmedi bu duruma. önünden hoş bir kadın geçiyordu ve arkasından onu izleyen bir sürü erkek gördü.. ince topuklarıyla geziyordu kadın ve fıstık yeşili bir elbisesi vardı üzerinde. çekici bir kadındı..

değirmenlerden, dalgaların sesinden ve kır kokularından iyice uzaklaşmıştı artık. taş duvarların örüldüğü, insanların rahatça yayıldığı kalabalık bir ortamdaydı. ve buralar tehlikeliydi.. bir yaban gibi hissetti kendini, buralara yabancı bir insan.. o kadar kalabalıktı ki etraf, istediği yalnızlığa buralarda kavuşamazdı. fakat buraya kendi isteğiyle de gelmemişti.. kafasındaki ses onu kontrol ediyordu sanki ve nerden geliyorsa ayakları oraya doğru gidiyordu. ses yakınlaştıkça daha da yorgun hissediyor kendini, duruluyordu bir köşede.

ağaçları seyretti bir süre. yaprakları kurumuş.. kökleri de güneşten bunalmış iyice gömmüşler kendilerini toprağa. böylesine güzel bir yaz mevsiminde yaprakların kuruduğunu şaşırdı ve her şeyin böylesine ters gittiğine de anlam veremedi. birileriyle konuşmak istiyor ama sessizliğinden ödün vermiyordu.. kimseye, kimselere ihtiyacı yokmuş gibi davranmaktan vazgeçmiyordu.
sonunda
sonucu
hiç
iyi
olmayacak bir
sonu
yaşamak gibiydi
bu
son.
ve son kez gidivermeli buralardan, uzaklaşmalı aydınlık mekânlardan.. esintinin bungun bir ruh hâli bırakmayan, yağmurun ıslatan yerlerine gitmeli dünyanın.
nasıl bir son bekliyorsa onu, o sonu en güzel şekilde yaşamalı ve yaşatmalıydı kendince..

yardım çağrılarına kulak asmadı yine ve gözlerini kapatarak caddeye bıraktı kendini. koştukça koştu.. nereye gittiğini bilmiyordu ama buralardan uzaklaşacaktı.

gün ağardı, deniz buruk ve dalgalar dingin
martıların gökyüzünde sevişmeleriyle birlikte, izlemeye doyum olmayan bir aşk hikâyesi gibi..
gün çok ağırdı, deniz soğuk ve dalgalar yorgun
vücudundaki yaralarla birlikte, bu acının rutinleşeceğinin bilincindeydi..
son bir kez gün ağrıdı ve arkasına bakmadan çiçekleri de, böcekleri de yudum yudum içti su niyetine.. sonra bulutlarıyla dünyaya ağladı, dünyaya kustu.. insanlara yalvardı, insanlara sustu..
hepsinin niyeti aynı diye,
hepsinin derdi aynı diye..

fısıltıyı duydu! aldırmayacağına yemin etmişti ama kulağına gelen ses o kadar tanıdıktı ki..
altın renginde saçı olan o ufak çocuğun annesine bağırışı gibiydi bu ses.. fısıltıdan çok, bir çığlık gibi kulağına ilişti. ve gözünün önüne anlık bir şekilde geldi çocuğun yüzü.. yardım ister gibiydi.
sese doğru yürüdü. gözleri kapalı.. ve derin derin nefes aldı.
çocuğu bulmak zorundaydı

11 Nisan 2009 Cumartesi

Bir çocuk değişir, Türkiye değişir!


İki gün öncesinde çok sevdiğim bir arkadaşımın üstteki resmi facebook avatarına koymasıyla başladı her şey.. Altına da üstteki başlığı yazmış ki, bi duygulandım. Hiç böyle güzel işler yapabilecek birisi olmamasına rağmen, kendisi bile değişmiş.. en çok buna sevindim zaten.
Ben bir liseli genç iken, Yerel Gündem 21'de iki sene boyunca çevre gönüllüsü olmuştum. lâkin o zaman vaktim vardı.. şimdi nereye koşuşturacağımı bilemezken, ki çok bir amacım da yokmuş ve hatta boş gezenin boş kalfası gibi gözüküyor olmama rağmen Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı'nda gönüllü olmak için adım atmaya karar verdim.. ne yapıp edip, oraya vakit ayırmalıyım diye düşünüyorum. Yahu etkinlikleri inceledim de şöyle bir, daha önce niye bu kadar duyarsız kalmışım diye kendime kızıyorum.. Sen git 1995 yılında bu vakfı kur, ama Tunca öküzü sallamasın bile. "vah vah!" diyerekten kendi kendilerine üzüldüklerini zannetmiyorum ama benim gibi birçok insan adına üzüldüklerine eminim.. Vicdanen rahat hissetmiyorum artık kendimi.
Belki benim gibi aranızda bu vakfı bildiği halde duyarsız kalan cici yaratıklar vardır ve şimdi artık "bu işe zaman ayırabilirim", "gönüllü olmak istiyorum" diyenler çıkabilir.. vaktim yoktu bahanesini kullanmayın, benim de gerçekten yok ama muhakkak vakit ayırabilirsiniz bu işe! veya gerçekten duymamış olanlar da olabilir, artık duyduğunuz halde duyarsız kalmayın lütfen..
Maddi destekte bulunun demiyorum yahu, gönüllü olun.. hani bulunabilecek varsa da zaten, bulunmuyorsa kendi ayıbıdır; ona sözüm yok! fakat "ben zaten zor geçiniyorum, maddi destekte nasıl bulunayım?" diyen varsa, rica ediyorum gözünüzü bi açıverin yahu! Gönüllü diyorum, gönüllü..
Şimdi size gönüllülerin ne yapacağından biraz bahsedeyim, ki bu zaten TEGV sitesinde de yazılı;
Etkinlik Gönüllüsü: Türkiye geneline yayılmış bulunan Eğitim Parkları, Öğrenim Birimleri, Sosyal Etkinliklere Destek Projesi Protokolü kapsamında İlköğretim Okulları, Toplum Merkezlerinde ve İl Temsilciliklerinde gerçekleşen eğitim etkinliklerine gönüllü olarak katılır. Gönüllülerimizden beklentimiz bir eğitim etkinliğini 8 hafta boyunca haftada en az iki saat olmak şartıyla verebilmeleridir. Ateşböceği gönüllüleri, bir eğitim etkinliğine haftada en az 3 saat olmak şartıyla destek verebilmelidir. 3 hafta süren Yaz Etkinliklerimiz yalnızca hafta içinde uygulanmaktadır. Gönüllülerimizden beklentimiz haftanın 5 günü destek verebilmeleridir.
Destek Gönüllüsü: Vakfın, eğitim faaliyetleri dışında kalan altı farklı alanda destek verir.
İletişim Gönüllüsü; Vakfın etkinlik noktalarında, stand tanıtımı vb. gibi iletişim faaliyetleriyle ilgili konularda destek verir.
Kaynak Gönüllüsü; Vakfın etkinlik noktalarında, kaynak ihtiyaçlarını karşılamak üzere, bağış yapabilecek şahıs ve/veya kurumlar ile bağlantı kurar, bu bağlantılar sonucu ayni ve/veya nakdi kaynak temin edilmesini sağlar.
Ofis Gönüllüsü; Park ya da Birimlerde kişisel ve mesleki tecrübeleri doğrultusunda ofis faaliyetlerine yardımcı olur.
Teknoloji Gönüllüsü; Vakfın etkinlik noktalarında kullanılan bilgisayar ve ekipmanlara belirlenmiş tanımlar çerçevesinde destek verir.
Proje Gönüllüsü; Vakfın etkinlik noktalarında, diğer gönüllülük çeşitleri dışında kalan proje ve organizasyon temelli etkinliklerde destek verir.
Eğitmen Gönüllü; Eğitici eğitimlerinde ve Adım Adım Gönüllülük prosedürü içinde gönüllülere eğitmen olarak destek verir.
Bugün benimle birlikte bu işe adım atın hadi. ben pek bi heyecanlandım!
ilk hedefimiz TEGV Bursa Şubesi : )
  • Dipnot: TEGV Web Sitesi'nden daha fazla bilgi edinebilirsiniz. Lütfen bir göz atın!

8 Nisan 2009 Çarşamba

turuncu kalp s.onsuz

ÖZET // Hikâyenin devamını yazan arkadaşım düşler konservesi'nin suskun kadın adına Nabeel'e son olarak göndermiş olduğu mektuptan devam edeceğim.. Hikâyenin kalıbı biraz olsun kafamızda oturmuş olsa da yazarken cümlelerimizi doğaçlama kuruyoruz. Gidişatı birlikte görelim..
Suskun kadının Nabeel'e yazmış olduğu mektup.tan sonra birkaç mektuplaşma daha olur ve sonraki gelişmelerse şöyledir:


Mektubu okuduğumdaki hissettiklerim ile Carmel'in yüzünde oluşan tebessüm birbirine o kadar yanındı ki.. sanki aynı duyguları yaşıyormuşuz gibi aynı yüz ifadesine bürünmüştük. bu belki de Carmel'in minik ama kocaman yüreğindeki Graciela'ya olan hislerle, benim suskun kadına karşı duyduğum hislerle aynı olduğu içindi.. Carmel yine hiçbir şey söylemeden kendi odasına ilerlemek için merdivenleri teker teker inerken, yaptığının güzel bir şey olduğunu düşündüğünden o tebessüm hiç eksilmiyordu suratından. ve mutluydu küçük adam.. küçük odasındaki penceresine geçti o da tıpkı benim gibi ve oturdu koltuğuna.. dışarıyı gülümseyerek izlemeye başladı. bense mektubun kısa olmasına rağmen defalarca okuyarak, sıcak çikolatamı yudumluyordum. bu kaçıncı sıcak çikolataydı acaba..

Carmel pencereden dışarıyı seyrederken Graciela'nın ne yapacağını bilemez bir şekilde telaşlandığını ve iki ev arasında koşturup durduğunu gördü.. Carmel'in yüzündeki o tebessüm bir anda gidiverdi ve yerini Graciela'nın telaşlı ifadesi aldı. ahşap merdivenlerin benim dışımda birinin adımlarından dolayı çıkardığı gıcırtıya alışmaya başlamıştım ki, bu sefer hızlı adımlarla inildiğini fark ettim. koşturan Carmel'di ve bütün bir merdiveni atlayarak inmiş olmalıydı.. neden bu kadar heyecanlandığını merak ederken, sallanan koltuğumdan ayağa kalktım ve penceremden dışarıya baktım. Carmel'in oyun arkadaşı olan tatlı kızı gördüm.. ne olduğunu o an anlayamadığım için sallanan koltuğuma oturup gazete okumaya başladım. benim de yüzümdeki ifade değişmişti.. kendimi çok mutlu hissederken bir anda içimdeki duygular değişti ve kendimi kötü hissetmeye başlamıştım. sanırım bu kasabada duyguların hepsi bulaşıcı.. Graciela ve Carmel'in hissettiği o telaşı hissettiğimi, parmaklarımla oynamaya başladığımda anladım. çünkü genelde kafama takılıp bütün günümü çalan o bütün düşünceler, benim parmaklarımla oynamama sebep olurdu.. Carmel'in eve dönmesini beklerken içimde bir korku vardı ve merakım havanın kararmasıyla daha da çok artıyordu. artık sokak lambaları da yanmaya başlamıştı ve insanların yavaş yavaş evlerine döndüğünü görüyordum pencereden. ama ne Carmel ortalıklardaydı, ne de Graciela..

Carmel'in eve dönmesini beklerken dalmışım. ahşap merdivenlerimin çıkardığı gıcırtıyla uyandım.. gıcırtıların belli bir sessizlik aralığında olduğunu düşününce, merdivenlerin yavaşça çıkıldığını anladım. ve artık Carmel'in merdivenleri çıkışından içindeki hisleri anlayabiliyordum.. hiç yanıma uğramadan odasına girdi. yanına gidip ne olduğunu sormaya cesaret edemiyor, küçük adamın yaşadığı duyguları yoğunlaştırmaktan korkuyordum.. kötü bir şey olduğu belliydi!


Sabah olmuştu ve hiç gözümü kırpmamıştım Carmel yanıma gelir de benimle konuşmak ister diye.. ama ne gelen vardı, ne de alt katta herhangi bir tıkırtı! hiç ses çıkmıyordu ve sakindi ortalık ahşap yuvamız.. sadece sallanan koltuğumdan çıkan gıcırtıları duyabiliyordum ve bu beni hiç rahatsız etmezdi eskiden. sokağa bile adım atan hiçbir kasabalı yoktu daha. oysa bu saatte neredeyse bütün kasaba ayaklanmış olur, herkes işine giderken gülen yüzlerle selamlaşırdı..

Sıkıntıdan ne yapacağımı bilemez biçimde birkaç saat sonra kendimi müziğe verdim.. yine en sevdiğim plakı takmıştım ve ruhumla bütünleşti bir anda çalan müzik. sonra ruhum yine uçmak istedi sanki.. birden çıkıp gidecekmiş gibi oldu ve bu seferki ölümü tattırdı bana. ecelimin geldiğini hissettim ama canım acımadı.. en kötüsü de ışığı göremedim. öleceğinde insanların ışığı göreceği söylenir ya, küçüklüğümden beri bunu merak etmişimdir..

Akşam üzeri Carmel geldi yanıma.. dizlerinin üzerine çöktü ve ellerini bacaklarıma koydu. başını bana doğru kaldırmak istiyordu ama utanıyordu sanki.. aradan kısa bir süre geçtikten sonra ağlamaya başladı ve başını dikti yüzüme doğru.

-Neden insanlar ölür Nabeel? Neden sevdiklerimiz ölür? Yangın çıkıp kasabamız kül olsun.. ama o geri gelsin Nabeel, onu geri getir!
*Kimi Carmel? Noldu? Anlat bana hadi..
-Nabeel, o öldü! Graciela'nın tutabildiği tek el gitti uzaklara.. Annesi öldü Nabeel!

Uzunca bir sessizlik girdi araya ve sarıldım küçük adama. uzun zamandır yalnız yaşıyor olmam beni öyle buz kesmiş ki, gözlerimden yaş gelmiyordu hiç.. yavaş yavaş güzel duyguların içine giriyor olsam da, ölümle uzun zamandır çok uzaktım ben. annemi kaybettiğimde çok küçüktüm. babamsa zaten benimle çok ilgisizdi ve her gece eve sarhoş gelirdi. bir akşam eve gelmedi ve sonraki akşamlar da hiç gelmedi.. eskiden Carmel gibiydim ben de! hiç yakınım da yoktu bana bakacak.. daha 10 yaşında ya vardım, ya yoktum; yük gemisinde çalışıyordum. bir gün bu kasabada buldum kendimi ve insanlar hep mutluydu. kendimi buraya ait hissetmesem de burada yaşanabilir, burada ölünebilirdi benim için.. Carmel'e sadece sarılabiliyor ve onun başını okşayabiliyordum. söyleyecek tek bir kelime dahi gelmiyordu aklıma. Carmel ayağa kalktı ve hızlı adımlarla merdivenlere doğru yöneldi. sonra koşmaya başladı ve koşarken gözlerinden düşen yaşları gördüm.. yine ağlayamadım ama içimdeki kopan fırtınaları hissedebiliyordum. beynimde sürekli şimşek gibi çakıyordu Carmel'in "onu geri getir" deyişi..

Daha saat çok geç olmamasına rağmen uyumak istedim. Yatağıma uzandım ve öylece tavanı seyrettim.. saatler ilerliyordu ve ben hala tavana bakıyordum boş boş. bomboş.. Carmel'i düşünüyordum sanırım. küçük bir çocuk çıkarıp kalbini avuçlarıma bırakmış ve benden yardım bekliyormuş gibi.. "kalbimi onar ve bana onu geri getir" demiş gibiydi.. benimse ellerim titriyordu ve ben kalp tutmayı bilmezdim. hele küçük bir çocuğa ait değilmiş gibi gözüken o kocaman kalbi tutabilmek için yeterince büyük değildi ellerim.. düşürüp kırmaktan korktuğum için kalbini onaramadan yerine koydum ve onu teselli bile edebilecek kelimeler seçip cümlelere yerleştiremedim.. Carmel'i de yalnızlığına itmiştim! Bir ara uyuyakalmışım tavanı izlerken..

Sabahın çok erken vakitlerinde uyandım ve yapabileceğim bir şeyler olmalıydı diye düşünürken aklıma bir şeyler gelmişti.. aniden yatağımdan fırladım ve paltomu giydim. sabah saatlerinde yaz-kış fark etmez soğuk olur buralar.. kendimi sokağa atıverdim ve gezinmeye başladım. Graciela'nın evi iki sokak aşağıdaydı ve evlerine doğru yöneldim.. kasabadaki olaylara genelde uzaktım ve insan içine çok nadiren karışırdım. ama bu sefer ne olursa olsun, birileriyle rahatça konuşacaktım yüzlerine bakarak! Graciela'nın evlerinin önünde durup saatin ilerlemesini bekleyecekken, Graciela gibi ufak bir kızın bu kadar erken bir saatte kapılarının önünde oturduğunu gördüm. başını ellerinin arasına almış ve dizlerinden destek alarak oturuyordu öylece. başı eğikti ve düşünceli gibiydi.. yanına gittiğimde gözlerini kapatmış ve beni fark etmediğini sanarak "Merhaba" dedim. yüzüme bile bakmadan kafasını salladı sadece.. yere çömeldim ve artık Graciela ile aynı boydaydık. ellerini tuttum;

*Graciela, duydum olanları..
-Siz kimsiniz?
*Ben Carmel'le birlikte yaşıyorum.. yani o benimle yaşıyor. öyle bir şey işte..
-Aa, evet. bana sizden çok bahsediyor.
*Gerçekten mi? Peki ne diyor?
. .. (saçmaladığımı fark ettim bi anda ve konuşmaya devam ettim)
*Aman, boşver şimdi bunu. ne diyeceğim, benimle biraz yürümek ister misin?
-Nereye gideceğiz?
*Önemli mi? Sadece konuşmak istiyorum biraz seninle..
-Peki.
dedi ve kalktı yerinden. deniz kenarına doğru yürümeye başladık.. deniz kenarına geldiğimizde konuşmaya başladım.
*Baban nerede Graciela?
-Benim babam küçükken vefat etti. Üvey babam vardı, bize bakardı. Sonra annemle ayrıldılar ama beni görmeye gelirdi işinden fırsat buldukça.. Uzun zamandır gelmiyor, yurtdışında yaşıyor. Annemle evli oldukları zaman da zaten yurtdışına giderdi sürekli, işi bunu gerektiriyormuş.
*Peki şuan kiminle kalıyorsun?
-Şimdilik anneannem geldi. Annemin cenazesini kaldıracakmışız bugün, sonra şehre gideceğiz. beni de götürecek. Carmel'e iyi bakın olur mu?
*Carmel'e iyi bakarım tabi fakat seninle çok iyi anlaşıyor. Çok üzülecek bu duruma..
-Gitmeyi ben de istemiyorum. Ama burada kalabileceğim bir yer yok artık..
*Haklısın. Bize gelmek ister misin? Carmel uyanmıştır. Hiçbir şey yemiyor ve odasından çıkmıyor.. Onunla biraz konuşmak ister misin?
-Olur ama anneannem merak eder.
*Ben evinizin orada olacağım, haber veririm merak etme.
-Peki, teşekkür ederim.

Graciela'yı Carmel'in yanına götürdüm. Carmel iki duyguyu aynı anda yaşıyordu Graciela yanına geldiğinde. hem onu gördüğü için sevinmişti, hem de Graciela'nın mutsuz yüzünü görünce üzülmüştü.. Bense Graciela'yı ve onun annesini tanıyan birileriyle konuşabilmek istiyordum. hala yeterince şey bilmiyordum onlara dair ve Graciela'nın buradan gitmemesi için bir şeyler bulmalıydım.. Graciela'nın evlerinin önüne gittim ve beklemeye devam ettim öylece.

Saatler sonra anneannesi pencereden dışarı çıkardı kafasını. Tahminimce Graciela'yı evde göremeyince meraklanmıştı ve ona bakınıyordu. Hemen beni görebilmesi için el salladım ve "Lütfen kapıyı açar mısınız?" diye seslendim. Camdan içeri girip pencereyi kapattı ve aşağıya iniyordu sanırım. Kapıya doğru yaklaştım ben de o sırada ve bekledim.. Kapı açıldığında konuşmaya başladık:

*Ben Graciela'nın arkadaşı olan Carmel'e bakıyorum.. İsmim Nabeel. Biraz konuşabilir miyiz efendim?
-Tabi, buyrun içeri.
*Teşekkür ederim..
İçeri girdikten sonra bir şeyler içip içmeyeceğimi sordu bu yaşlı kadın. istemedim ve o an sadece konuşmalıydım onunla..
*Graciela şuan Carmel'in yanında, merak etmeyin.. Biraz mutsuzluğu geçmesi için Carmel'in yanına götürdüm, üzgünlüğünü alabilir Carmel.. Ayrıca Graciela'yı yanınıza almayı düşünüyormuşsunuz, onu kasabadan ayırmamalısınız efendim.
-İyi düşünmüşsünüz, teşekkür ederim. Diğer konuya gelirsek, burda kalabileceği bir yer var mı sizce? ve burası artık onun için ölüm kokuyor.. onun burada kalacak bir yeri de olsa psikolojisinin daha fazla bozulmasına izin veremem!
*Ama o burada doğmadı mı? Onun çocukluğunu burada geçirmesi gerekmez mi? Burada büyüyor ve burayı seviyor. Hiç bilmediği yerlere götüreceksiniz onu. Deniz kokusunu özleyecek, çimenleri özleyecek, kasaba insanlarının mutlu yüzlerini özleyecek, küçük çocukların koşuşturmalarını özleyecek ve belki en çok da Carmel'i özleyecek.. Onun tek arkadaşı Carmel ve sadece onunla oynuyorlar.
-Ne düşünüyorsunuz siz? Küçücük çocukların birbirlerine sırılsıklam aşık olduğunu mu? Onların büyüyünce birbirleriyle evleneceğini filan mı düşünüyorsunuz? Komik olmayın, masallarda yaşamıyoruz. ve zaten bunları düşünecek durumda da değiliz..
*Size bundan bahsetmiyorum. Psikolojisini düşünüyorsunuz fakat onun oyun çağında bir çocuk olduğunu düşünemiyorsunuz.. Kasabada bir sürü çocuk varken tek anlaşabildiği ve oynayabildiği çocuk Carmel! Onlar birlikteyken çok mutlular. Bunu bilmiyorsunuz belki ama onların yanyana olduklarında yüzlerindeki ifadeyi görmediğinizden kaynaklanıyordur.
-Bilgilendirdiğiniz için teşekkür ederim ama fikrimi değiştiremeyeceksiniz. Konuşacağımız başka bir şey var mıydı beyefendi?
*Yok bunak.. (diye mırıldandım)
-Efendim?
*Hayır efendim, başka bir şey yoktu.. Söylediğiniz şey "evimden defolup gider misiniz şimdi?" demenin kibarcasıydı, biliyorum. Kapıyı göstermenize de gerek yok, hiç zahmet etmeyin lütfen.. Yürürken düşüp bir yerlerinizin kırılmasından korkuyorum açıkçası. İyi günler dilerim!

Sözlerimi bitirdikten sonra kendimi evden dışarı hızlı bir şekilde attım ve inanılmaz derecede sinirliydim.. Deniz kenarında biraz yürümeye karar verdim. yürürken içimden denize küçük çocuklar gibi taşları fırlatmak geldi ama sanırım denizi yaşlı kadın olarak görüyordum.. sinirlerimin bana kötü şeyler yaptırmasından korkarak biraz kafamı dinlemek ve düşünmek için deniz kenarındaki o suskun kadının da eskiden hep gittiği minik yemek evine gittim. bir sıcak çikolata söyledim ve denizi seyrettim öylece.. düşüncelerimin beynimi kemirdiğini fark ettim ve düşünmekten vazgeçmeye karar verdim. ama suskun kadın bir yandan, Carmel bir yandan kafamı öyle çok meşgul ediyorlardı ki.. düşünmekten başka çarem olmadığını düşündüm sonra. suskun kadının hiçbir şeyden haberdar olmadığını ve meraklandığını tahmin ediyordum ama ona ayıracak vaktim olmadığından o kadar üzgündüm ki.. Acaba karnını doyurabiliyor mu diye de düşündüm sonra. artık yemek de göndermiyordum çünkü. Carmel ve benim de iştahımız kesilmişti zaten. ben ufak tefek şeyler atıştırabiliyordum, Carmel'inse bir şeyler yediğini görmüyordum.. mektup yazmalıydım suskun kadına, onu unuttuğumu düşünmesini istemiyordum. ama Carmel ve Graciela'nın durumuyla da o kadar meşguldüm ki, ne yapacağımı bilemediğim için suskun kadına da bir mektup yazabilecek durumda değildim. düşüncelerimin arasına Graciela'nın anneannesi de karıştı sonradan. yaşlı kadına o kadar sinirlenmiştim ki, kalbini de kırmak istememiş olmama rağmen kırdım belki. yaşlılığını yüzüne vurmam gerekmezdi, sonuçta yaşlanmış olması onun suçu değil! Sadece Carmel'i düşündüğümden, kızını yeni kaybetmiş bir kadına nasıl davranmam gerektiğini kestiremedim sanırım.. yaşlı kadına olan sinirim geçmiş, yerini bencilliğimden dolayı utanç duygusu kaplamıştı. ama her şeye rağmen Graciela'yı bu kasabadan koparması haksızlıktı..

Hava biraz kararmıştı ve eve gidip Graciela'yı aldım. Onu da evine bıraktım ve tekrar evime geldim.. artık o merdivenleri çıkmak o kadar yorucuydu ki benim için. ve çıkan o gıcırtı sesleri sinirimi bozmaya başlamıştı, bunu fark ettim.. sinirli biri olmaya başlıyordum sanırım, bu kötüydü. ama bir yandan da şöyle düşünüyorum; artık hislerimi dışarı gösterebiliyordum.. uzun zamandır bir yetişkinle bu kadar uzun bir konuşma yaptığımı hatırlamıyorum. hatta hiç yapmamıştım sanırım.. bu benim için de bir adımdı diye düşündüm ve Carmel'in yanına gittim. Ona yine sarıldım ve bu sefer sadece sarılmakla kalmadım:

*Carmel, iyi misin?
-İyi değilim Nabeel. Graciela'nın durumuna çok üzülüyorum.
*Biliyorum küçük adam. ama elimizden bir şey gelmez.. Benden annesini geri getirmemi istemiştin ama bunu yapamayacağımı biliyorsun değil mi? Ona canını ben vermedim, canını da ben almadım. Şimdi onu geri getiremem de.. keşke böyle bir özelliğim olsaydı da, isteğini yerine getirebilseydim Carmel. ama bunu yapamam, anlıyorsun değil mi?
-Evet, anlıyorum. Hiç bu hissettiklerimi hissettin mi Nabeel? Ölümü gördün mü hiç?
*Çaresizliği yaşadım Carmel.. çok kez yaşadım hem de. ama ayaklarımın üzerinde durmalıydım.. benim kimsem yoktu çünkü, tıpkı senin gibiydim. çocukluk nedir, bilmem ben. senden öğreniyorum şimdi Carmel.. beni bu yaşımda eğitiyorsun ve daha da büyüyorum seninle. biliyor musun, insanlar çok kez çaresiz kalırlar.. ve bazen sırf bu yüzden, istemese bile bulunduğu yerden gitmek zorunda kalırlar. ben küçükken doğduğum yerde mutluydum ve gitmek istememiştim.. ama büyüdüğümde de oraya dönmek istemedim. çaresizliği yaşamanı istemem, bu yüzden çabalayacağım Carmel.. üzülme, olur mu?!
-Ama şuan yaşadığım bu Nabeel. Graciela'nın üzülmemesi için hiçbir şey yapamıyorum.. bu çaresizlik değil mi?
*Annesini kaybetti, elbette üzülecek.. ama zamanı geldiğinde buna alışacak. senin ve benim gibi.. bütün insanlar gibi! sen şuan zaten onu mutlu edemezsin. ama ileride mutlu etmek için elinden geleni yapacağına eminim.. ve ben de sana yardım edeceğim.
-Sen çok iyisin Nabeel. Teşekkür ederim!
dedi ve gülümsedi bana. küçük ağzıyla ufak bir tebessüm etmesi bile bana o an o kadar büyük geldi ki.. gözlerinden akan yaşlara rağmen, o minik gülücüğünü benden esirgememişti Carmel.
*Hadi şimdi yatağına git Carmel.. küçükken ne kadar çok uyursan, büyüdüğünde Graciela'yı mutlu etmek için o kadar çok gücün olur ve çabalayabilirsin..
-Tamam Nabeel, iyi geceler.
dedi ve parmak uçlarına kadar kalkarak yüzüme yetişip bir de öpücük kondurdu yanağıma.. sonra dönüp merdivenlere doğru yol aldı.
*İyi geceler küçük adam..
dedim arkasından kısık bir sesle ve gülümsedim.

Sabah yine erken bir saatte kalktım ve ılık bir duş aldım.. duştan çıktıktan sonra sıcak çikolatamı penceremin kenarına koydum. sonra elime bir kağıt, bir de kalem alıp sallanan koltuğuma oturdum. Carmel'in içini biraz olsun rahatlatmış olmanın verdiği huzurla artık suskun kadına da bir mektup yazabilirdim..

Mektubumu bitirdikten sonra evden çıkıp sahile indim. mektup elimdeydi ve onu suskun kadına nasıl vereceğimi düşünüyordum.. bir dal parçası buldum ve onunla kumlardan bir kalp çizdim. kalbin kenarındaki çizgilerinin içini de sahildeki turuncu taşları toplayarak doldurdum.. mektup kağıdını da kalbin tam ortasına koydum.. elimdeki ağaç dalıyla kağıdın üstüne bir delik açtım ve dala tutturup kuma sapladım. Eve geri döndüğümde Carmel uyanmıştı ve beni bekliyordu odamda.. başta odama ben yokken girdiği için kızacak gibi oldum ama öyle uykulu ve masum bakıyordu ki bana, bir şey diyemedim.. koltuğuma oturmayıp, yere oturmuş ve öylece beklemiş beni.

-Günaydın Nabeel.
*Günaydın Carmel.. Nasılsın bakalım bugün?
-Biraz daha iyiyim. dün gece rahat uyumamı sağladığın için tekrar teşekkür ederim.
*Önemli değil..
-Beni yanına aldığın ve bana baktığın için de teşekkür ederim.
*Önemli değil Carmel.. Senden bir şey isteyebilir miyim?
-Tabi ki.. Hemen yaparım, söyle Nabeel!
*Kahvaltıdan sonra suskun kadının evine gider misin?
-Giderim. Yoksa yeniden yemek mi yapmaya başladın?
*Hayır, ona bir mektup yazdım.. ama mektup sahilde ve kadına sahile gidip mektubu almasını ister misin?
-Tamam Nabeel.

*Ona sahile indiğinde kuma saplanmış bir ağaç dalını göreceğini ve oraya gitmesini söyle..
-Söylerim Nabeel.
dedi ve kahvaltımızı bitirdikten sonra o eski heyecanıyla evden koşarak çıktı..

Nabeel'in suskun kadına yazdığı mektup:
. .."birkaç gündür size mektup gönderemediğim için çok üzgünüm. sizi merak ettirdiğimi düşünerek söylüyorum ki, bana kızmayın lütfen.. olayların hiçbirini bilmediğinizi düşünüyorum ve bu yüzden beni suçlayabileceğinizi düşünüyorum. Carmel'in arkadaşı olan ufak kızın, yani Graciela'nın annesi vefat etti birkaç gün önce.. Carmel çok üzgündü ve devamlı yanında olmaya çalıştım. Onunla ilgilenmek zorundayım. Sizi düşünmedim değil, düşündüm çok.. ama elimden bir şey gelmedi, üzgünüm. Carmel biraz daha iyi bugün ve onu size göndereceğim bu mektubu yazdığımı bilmeniz için.. Graciela'yı anneannesi şehre götürecekmiş, bunu daha Carmel bilmiyor. öğrenince çok üzüleceğini düşünüyorum. Sizden bir ricam olacak; Carmel'i sevdiyseniz şayet, ona Graciela'nın gideceğini öğrendiği süredeki zor günlerinde yardım eder misiniz? Ben pek konuşmasını beceremiyorum ve bu yüzden sanırım insanlarla zor iletişim kurabiliyorum.. ona nasıl yardım edebileceğim konusunda bir bilgim yok, pek düşünemiyorum. Onu o zor günlerinde arada size göndereceğim, ilgilenirseniz sevinirim.. ve sizi özlediğimi belirtmek isterim!"

  • Dipnot: Hikâyenin devamını(yani suskun kadının kısmını) yine yazacak olan arkadaşım •düşler kon∫erves¡•'dir.. Eğer hikâyeyi kopuk kopuk istemiyorsanız, takip etmenizi öneririm..
  • İkinci Dipnot: Fotoğraf "Berkay Metin GEÇİCİ"ye aittir. Sevgilerimi sunarım..

6 Nisan 2009 Pazartesi

Kapalıyı bitirdik ya, açığımız kusur kaldı!

Haftasonu dinlenmek içindir yanlış hatırlamıyorsam.. Cuma gününden başladı bi stres, pazartesiye kadar sürdü. bu nasıl bir dinlenmedir yahu? Uyku denilen şey kalmadı bende ve saat 12.00'da kalkmış olmama rağmen (bütün günümü yemiş gibi hissediyorum), hala uykumu alabilmiş gibi değilim. haftasonu zaten yapmak istediğim hiçbir şeyi de yapamamış gibi hissediyorum.. bir yandan her şey düzene oturuyormuş gibi olsa da, bu kötü hisler hiç gitmiyor. Neyse, ben konumuza dönüyorum hemen..

> 04 Nisan 2009, Cumartesi günü. Açık Öğretim ilk ara sınav günümüz!

Tamamen bir işkence! İlk olarak otobüs duraklarında bekleyen bir ton öğrenci tipli, ellerinde poşetler ve poşetlerin içinde de muhtemelen kalem,silgi ile sınava giriş belgeleri bulunan insanları görüyoruz.. İlk gün Allah'tan ağabeyim götürdü beni sınav yerine de, yoksa hayatta çekilmezdi o yol. Sınav yerine vardığımızda insanlara baktım da şöyle bir, nasıl da rahatlar.. kimsenin sınav umrunda değil gibi. bir grup kız arkadaşlar erkekleri kesiyor, bir grup erkek arkadaşlar kızları kesiyor.. Aman Allah'ım! Sonra çok yakın bir arkadaşımı gördüm de, rahatladım biraz ben de. Emre adındaki arkadaşım yanıma geldi, onda da bir şaşkınlık var.. ne yapacağını bilmez gibi! "ben niye geldim buraya lan?" tipi vardı. onu uykusuzluğuna veriyorum.. sonradan açıldı zaten.. en sonunda derslerin muhabbetine girebildik!
"naptın? çalıştın mı?" diye bir soru yöneltti bana..
"eh işte. 1 haftadır bakabildim anca" diyebildim ben de sıkıntıyla.
"ben de fazla çalışamadım ama kolay olur diye düşünüyorum. bi matematik zorlarsa zorlar, bir de muhasebeden biraz korkuyorum" dedi Emre..

zaten 4 tane dersten gireceğiz. yarısından şüphelisin be abicim! diyesim gelse de tuttum kendimi. çünkü ben de aynı şekildeyim :)

"valla ne yalan söyleyeyim, aynı durumdayım Emre'cim" dedim..
sonra bi an sormayı akıl edebildim;
"hangi bloktasın?"
"A bloktayım" dedi Emre..
"Aha, ben de A bloktayım. sınıfın hangisi?"
"18 No.lu sınıftayım.sen hangi sınıftasın?" dediği anda hayallerim yıkıldı adeta.. sanki bizim sınıfta olsa kopya çekebilecekmişiz gibi düşündüm. hani ikimizden biri de çok çalıştık ya sınavlara(!) birbirimize yardım edeceğiz aklımız sıra :)
"16 No.lu sınıftayım.neyse Emre'cim, hadi girelim içeri" dedim..

Yürümeye başladık ama yürüdükçe benim stresim iki kat artıyor. sonra kendimi avutma ve rahatlatma politikasını uyguluyorum;
"Emre, herkes Açık Öğretim sınavları kolay oluyor diyor.. Yani çalışmadan geçen çokmuş. Önemli olan sorularda mantık yürütebilmekmiş. E biz de akıllı çocuklarız hani, geçeriz değil mi?" diyorum..
"Geçeriz tabi kanka, rahat ol" diyor Emre de..
"Hıı, tamam o zaman. Yaparız yahu, n'olcak! Hem çok olmasa da çalıştık sayılır.. yani mantık yürütebiliriz değil mi?" diyorum..
"Yürütürüz, yürütürüz. merak etme sen! hadi başarılar Tunca!" diyor ve sınıfına doğru yürümeye başlıyor Emre.

İlk gün sınav bitiyor! ve matematikten hiç beklemediğim kadar çok soru yapıyorum.. Muhasebe sınavım da güzel geçiyor.. çünkü 15-20 tane kayıt sorusu var. e ben de zaten kayıtlara baktım hep kitaptan.. yani, doğru yapmışımdır herhalde! Temel Bilgi Teknolojileri dersi zaten bilgisayar dersi.. Windows ve Linux'un bir İşletim Sistemi olduğunu, Word ve Excel gibi programların işlevlerini ve yukarıdaki menü elemanlarında da neler bulunduğunu, ROM ve RAM'in ne işe yaradığını, giriş-çıkış birimlerini, yazılımların neler olduğunu bildikten sonra o sınavı geçememe gibi bir imkânınız zaten yok.. Hukuk dersine de hem çalışmıştım, hem de sınavda güzel mantık yürüttüğümü düşünürsek; güzel bir ilk ara sınav geçirdiğimi de düşünebiliriz..

Sınavdan çıktıktan sonra Emre ile evimize dönerken konuşmalarımız ayrı bi güzeldi. onun da sınavı kötü geçmemiş.. yani gerçekten çalışmadan bir şeyler yapabildik ama öyle de düşündüğümüz kadar basit değilmiş :)

Benim o an canımı sıkansa, ikinci ara sınavda gireceğim derslerin hiçbirine adam akıllı bakamamış olmamdı! İşletme dersine hiç çalışmamıştım. Temel Davranış Bilimleri sosyoloji ama sevgili düşünürlerin neler yaptıklarını tamamen unutmuşum.. O derse de birazcık bakabildim! İktisatsa tamamen bir korkulu rüyaydı benim için. Hani çalıştım ona da çok az ama, yok kardeşim! Öyle çok az çalışmayla geçilebilecek bir ders hiç değil..

Biraz daha bakabilmek için bu derslere sadece 3 saatim kalmıştı. Çünkü akşam da düğüne gidip, fotoğraf çekecektim. Sahi, düğün fotoğrafçılığı yaptığımı söylemedim hiç şu güne kadar :) zaten yeni başladım sayılır.. bu benim dördüncü düğünüm olacaktı! ve gece eve 1'de geleceğimi düşünürsek, stresim çok daha fazla artıyordu.. çünkü Uludağ Üniversitesi'nde gireceğim sınava ve bizim evden tam 1 saat sürüyor otobüsle. Ağabeyimin de tatil günü ve beni götürmek için uyanmasını isteyemem.. Kısacası benim pazar sabahı saat 7'de ayakta olmam gerekiyordu ve toplam 6 saat kadar uyuyacaktım! Önceki günden de uykusuz olduğumu düşünelim, işkence tamamen!

Güzel bir düğün geçirdik ve bunu şu şekilde süsleyebiliriz:
-Sevenleri sevdiğine vermediler, vermedileeeer.. güzel yüzlüm, şirin sözlüm çok gördüler, çok gördüleeeer! Abe kaynana, naptın bize? naptın bize? naptın bizeeee? Biz birbirimizi çok sevdik.. kaçıyoz bize, kaçıyoz yarimleeee!
Ahah, artık ezberledim bu şarkıyı. Gelin-Damat havası mıymış, neymiş :)

> 05 Nisan 2009, Pazar günü. Açık Öğretim ikinci ara sınav günümüz!

Tanıdık kimse yoktu ilk üniversitenin kampüsüne gittiğimde.. ve sınava gireceğim fakültede de hiç tanıdık göremedim. aman, zaten sınava 10dk. kala ordaydım ve kimseyle konuşacak vaktim de yoktu açıkçası..

2 saat süren sınavın yine sonuna kadar bekledim. zaten yine sınavdan en son çıkan bendim! yalnız önümdeki sırada oturan kıza takıldı kafam, "15dk'da sen ne yaptın da bitirdin sınavı?" diyesim geldi.. Yahu 36 tane işletme sorusu var ve sorular okunmalı. öyle kısa soru yok! çözeceğin matematiksel işlemi olan sorular da yok işletmede.. 30 tane Davranış Bilimleri sorusu var ki, e sosyoloji ve psikolojiyi lisede hepimiz gördük.. soruların uzun olduğunu ve okunmadan çözülemeyeceğini de biliyoruz! 36 tane İktisat sorusu var ki, zaten onlar ölüm.. yani 15dk.da bitebilecek bir sınav değil, hatta 2 saatte bile ben zor bitirdim. son 5dk. kala bitti benim sınavım ve son 5dk. kala sınıftan çıkmak yasak olduğundan tek başıma oturdum öyle en arka sırada.. İki tane öğretim üyesi vardı sınıfta, onlarla sohbet ettik 5dk. :)

Gelelim sınavımın nasıl geçtiğine!
Hiç çalışmadığım işletmeden bütün soruları yaptım.. hiç kafadan attığım soru yok yani! öyle güzel mantık yürütülebilecek sorular vardı ki, insanın bundan sonra da işletmeye çalışası gelmiyor :) Sınavdan çıktığımda "Benden personel değil, işletmeci olur abi!" diyesim geldi..
Davranış Bilimleri sınavım komediydi.. 5-6 tane düşünür sorusu vardı ve hepsini karıştırdım. aklıma hangisinin ne yaptığı gelmedi! sadece şunu hatırlıyorum; "Karl Marx, Hegel miydi neydi.. ondan etkilenmiştir ve çatışmayı savunur.. Karl Marx'ı görünce, çatışma şıkkını işaretleyeceksin abicim. o kadar!" diğer düşünür sorularıysa; kitapta sırasıyla hangisini okuduysam, onları işaretledim açıkçası.. yani kitapta sırasıyla hangi düşünürü tanıttıysa, soru sıralamalarına göre de onları işaretledim! Auguste Comte, Herbert Spencer, Durkheim ve Mead :)) Adamların isimlerini hatırlıyorum da, ne yaptıklarını tam olarak hatırlayamadım işte.. Mead düşünürümüze iki soruda şans tanıdım, Herbert Spencer,Durkheim ve Comte'a da birer sorularda şans tanıdım. Mead düşünürümüzün muhtemelen bi tane sorusu muhakkak tutacaktır, içime doğdu! Comte çok bilindik olduğunda tutmayabilir ama Spencer da muhakkak tutacak bakın! Durkheim ise geçen seneki sorulardan birinin cevabı olduğundan, onun durumu biraz şüpheli.. tutmayabilir yani :))
Neyse.. diğer sorular güzeldi ama. yine mantık yürütülebilecek sorular vardı. kısacası bu sınav da güzel geçti!

Amaaaa!
İktisat nedir öyle ya? tam 1 saat iktisatla uğraşmışımdır rahat.. hani ne biliyorum da, uğraştım(!) onu da bilmiyorum ama uğraştım yani. mantık yürütmeye çalıştım, o piti piti yaptım falan filan derken sorular öyle geçiverdi.. 36 soru da bitti ve sınavın bitimine son 5dk. kalmıştı! gerisini yukarda anlattım :)

UYKUM VAAAAR!
Alarmı çalmaya başlamış olmasına rağmen, eve geldiğim gibi hemen kendimi geri dışarı atasım vardı! 1 hafta boyunca eve dersler için kapanmış olduğumu ve ondan öncesinde de zaten çok fazla dışarı çıkmadığımı düşünürsek, gezmeye ihtiyacım vardı! Uykum var ama çıkıp gezmeye ve bol bol fotoğraf çekmeye de ihtiyacım vardı..
Kısacası, bunu da yaptım!
Çıktım, gezdim ve bol bol fotoğraf çektim.
Olaylar da olmadı değil, kötü olan şeyler de vardı ama bunları anlatmak istemiyorum.. şikayetçi değilim, kötü insanlar her yerdeler! sonuçta onlardan kurtulmaya çalışmaktan vazgeçtim, mücadele de etmiyorum artık.. kafasına göre davransınlar, ben de bildiğimi okurum öyle. sessiz ve sakin bir yaşam sürüyorum :)
Gece 1 gibi uyumuşum artık. ve 12.00'da ayaklandım!
Hala uykum olduğunu söylemeden geçemiyorum..

---

Dipnot: Çalışmadan açıktan bile öğrenilmez! Çalışmadan açıktan bile geçilmez!

2. ve söylemekten bıktığım Dipnot: Aşk ve sevginin değerini bilmenizi öneriyorum.. devir kötü, bulunmaz kötüden ötürü!

"duvara yazdım" kısmına yazmakla uğraşamayacağım için de küçük bir duvara yazdığım şeyi buraya eklemek istiyorum:

'rüyamda seni gördüm ve iyiki yarım kalıp uyandım.
çünkü sen ve ben, o çok sevdiğin aşk filmlerinin içinde yokuz..
masallar gerçek değildir; sen ve ben, sadece masaldan ibarettik..
bizimse, masalımız bile yarım kaldı.

27 Mart 2009 Cuma

yalnızlık s.onsuz

içeride duruyordum.. evimin eşsiz sessizliğinde beni büyüleyen o sevdiğim müzikler çalıyordu ve huzur doluydum. ve bir de aklımda o gecenin bir yarısı sokakta çıplak ayak dans eden kadın vardı..
o gece balkondan görüp, merdivenleri koşa koşa inmiştim. onu uzaktan izlemiştim ve yağmurun altındaki büyüleyici dansı bittikten sonra takibe başlamıştım.. evini gördüm, evime yakındı. ertesi günü yalnız yaşadığını öğrendim.. ve sadece iki öğün yemek yermiş. yemek yapmayı sevmiyormuş ve o en sevdiğim sahilin, küçük ama en şirin yemek evine gidermiş.. bahçe tarafında oturup hem çimlerin tadını çıkarır, hem de denizi dinlemek hoşuna gidermiş. bazen dalgaların hızlandığı saatlerde ufaktan ıslanırmış ama sesini çıkarmazmış. sakin sakin sahilde dolaşırmış her sabah ve kimseyle konuşmazmış -kasabadakiler dili olmadığını düşünüyorlar- .. geceye kadar sallanan koltuğumda oturup onu düşleyebilirdim. sıcak çikolata, battaniye ve ona ait bir fotoğraf ile..

karşısına çıkamama sebebim cesaretsizliğimden değil, kendime söz verdiğimdendi.. nasıl bir insan bu kadar yalnızlığa ait olup da, bu kadar mutsuz olabilirdi! neden böyle suskun, böyle mutsuz ve neden böyle umarsız olduğunu kim bilebilir.. kendi yalnızlığımdan yola çıkarak düşünüyorum da, bu kadar mutsuz olması için kötü şeyler yaşamış olmalıydı. gözlerinden bir damla yaş aksa, ya da bir esintiyle tebessüm etse sevineceğim.. sadece yüzünde birazcık duygu görmek istedim günden güne. yalnızlık.. ona ve bana ait olan tek ortak yanımız olarak görünüyordu. ve o mutsuz, bense umutsuzdum..

yine sallanan koltuğumda oturup sıcak çikolata içerken, pencereden dışarıyı seyrediyordum.. kıyafetleri kirlenmiş ve yüzünde yılların acısını çekmiş gibi, büyümüş de küçülmüş bir erkek çocuğu gördüm.. karşıdaki eski ve kullanılmayan o küçük evin kapısının önüne oturdu. etrafına bakınıyor, insanları seyrediyordu benim gibi.. yüzündeki o acı ifadeyle karışık, gözlerinden yaşlar akmaya başladı.. her akan damla yerde kayboluyor ve umut olarak buharlaşıyordu. aşağıya inip yanına oturdum ve yüzümü ona çevirdim.. bana bakmıyordu, utangaç sandım başta. sonra kendinden emin, cesur bir bakış attı bana ve başını dimdik tutarak karşıdaki ufak kıza bakmaya başladı.. tahminimce yaşıtıydı ve ufacık yüreği o kız için atmaya başlamıştı. bunu hissettiğimi anlamış gibi tekrar yüzüme baktı.. hiç konuşmuyorduk çocukla ve elinden tutup onu ayağa kaldırdığımda karşı koymadı bana. onu evime çıkardım ve "ne yapıyorsun" bile demedi bana.. sallanan koltuğuma oturdum ve onu da karşıma aldım. kollarından tutup yüzüme çevirdim kendisini.. gözlerini kırpmadan merakla bakıyor, hala "ne yapıyorsun" demiyordu. ama yüzündeki ifadeden "ne yapmaya çalışıyor bu" dediği anlaşılıyordu.. o anda beni çok şaşırtacak bir şey yaptı ve yine kendinden emin ve cesur bakışını fırlattı yüzüme doğru.. ve sordu:

-adınız nedir?
*Nabeel. peki senin adın ne küçük adam?
-adım yok efendim.
*Anlıyorum.. peki sana bir isim bulmamı ister misin?
-eğer siz böyle uygun görüyorsanız, bulabilirsiniz efendim.
*Ailen seni çok iyi yetiştirmiş küçük adam.. çok saygılısın
-benim ailem yok efendim. ve kim nasıl isterse, öyle çağırır beni..
*O halde bundan sonra burda kalmak ister misin?
-siz nasıl isterseniz efendim.
*Sana alt katı hazırlayacağım.. ama fazla yüzyüze gelmeyeceğiz, tamam mı?
-sahibimi görmeden, ona nasıl hizmet edebilirim efendim?
*Sen köle değilsin. içindeki büyük adamı kendin göremiyor musun? merak etme, onu çıkaracağız.. sadece yalnızlığı sevdiğim için fazla yüzyüze gelmeyeceğiz. alt kat senin evin, tamam mı küçük adam?
-peki efendim.
*Bana sadece Nabeel de lütfen.
-Nabeel. isminiz çok güzel..
*Senin de ismin Carmel olsun.
-tamam Nabeel.

Carmel ile kasabada gezintiye başladık. yanımdaki küçük adamı görenler biraz şaşırıyorlardı.. birlikte bir mağazaya girdik ve ona yeni kıyafetler seçtik. ellerimizde torbalarla birlikte eve geri dönerken dikkatimi çeken Carmel'in oturup izlediği kız hala evimizin ordaydı.. Carmel bu sefer gözlerini kaçırarak baktı küçük kıza ve başını eğerek yürümeye devam etti.. Anlaşılan birazcık utanmıştı. Carmel ile eve çıktık ve ona banyonun yerini gösterdim. yıkandıktan sonra yeni kıyafetlerini giyindi ve şimdi çok daha iyi görünüyordu..

*Carmel, hadi aşağıya inip o küçük kızla tanış. belki iyi bir arkadaş olabilirsiniz.. ben de bu sırada alt katı senin için hazırlarım ve sonra seninle biraz konuşacağız.
-peki Nabeel. teşekkür ederim

büyük bir heyecanla ahşap merdivenlerden inmeye başladı.. merdivenlerin çıkardığı gıcırtıdan anlaşıldığı üzere, koşar adımlarla iniyordu. belki ikişer ikişer, belki de üçer üçer atlıyordu merdivenlerden. küçük adamın ufak yüreği büyümüş ve cesurca kızın yanına gitmişti. pencereden onları izledim bir süre ve birlikte oynamaya başlamışlardı.. yüzündeki o acı ifade ve yaşlı adam havası gitmiş, yerine bir papatya koklasa bile mutlu olabilecek ufak bir çocuk gelmişti. gözlerinin içi gülüyor ve sanki gözbebeği yıldız misali parlıyordu. bu daha önce yere düşen gözyaşı damlalarının umut olup buharlaşmasından daha güzel görünüyordu.. artık umut ona ait bir kavramdı. mutluluk da öyle..

Evin alt katını Carmel'e uygun bir şekilde hazırladıktan sonra yukarı çıkıp yemek hazırladım. ama bir sorun vardı.. hep tek kişilik yemekler hazırladığım için, bu alışkanlık olmuş belli ki; yine tek kişilik hazırladım. bu sırada ahşap merdivenlerin çıkardığı sesi yine duyabiliyordum ve sanırım Carmel yukarı geliyordu. hep kendi ayak seslerimden çıkan bu ses, şimdi başkasının ayak sesi olarak gelirken kulağıma çok yabancıydı bana..

-Benim biraz karnım acıktı Nabeel.
*Evet.. tamam!
derken içimdeki sıkıntı birden düşünmemi engellemeye başladı. ne yapacağımı şaşırdım ve o an aklıma sahildeki küçük yemek evi geldi..
*Hadi Carmel, ellerini yıka ve üzerine rahat bir şeyler giyin.

hiçbir şey söylemeden gitti ve ellerini yıkadı. sonra alt kata inerek dolabından yeni kıyafetlerinden seçmeye başladı.. giyindikten sonra yukarı geldi ve hazır olduğuna dair bir bakış attı gülümseyerek. yine suskundu.. evden çıkıp deniz kenarında küçük bir gezintiden sonra yemek evine vardık. ikimiz de oldukça aç görünüyorduk.. istediğimiz yemekler geldi ve Carmel büyük bir iştahla yemeğe başladı. ben daha başlayamamıştım onu izlemekten.. durakladı birden:

-neden yemiyorsun Nabeel? hızlı yememden rahatsız olduysan özür dilerim.
*Hayır, sakın öyle düşünme. sadece dışarıda yemeğe alışık değilim.. yakında sen de evde yemeğe alışacaksın.

tebessüm etti ve yemeğine devam etti. onu izlemekten ve onunla ilgilenmekten etrafıma hiç bakınmamıştım.. kafamı kaldırdığımda şaşkınlık içindeydim. karşı masadaki yağmur altındaki o dansıyla beni büyüleyen ve suskun kadındı! yemeğini bekliyordu ve beklerken de denizi seyrediyordu.. dalgalar onu ıslatırken, o gözlerini kapatarak bunun keyfini çıkarıyor gibiydi. hala yemeğime dokunmamış olmamdan rahatsız olan Carmel:

-lütfen artık yemeğini yer misin Nabeel? beni utandırıyorsun. nereye bakıyorsunuz?
*Hiç.. hiçbir yere bakmıyorum, pardon. yemeğine devam et Carmel, ben de yiyeceğim.

arkasını dönüp kadını gördü Carmel. ve yüzüme bakarak gülümsedi sadece.. sanki ona karşı olan hislerimi anlamıştı ve bundan mutluluk duyuyor gibiydi. yemeklerimiz bitince evimize döndük ve Carmel alt kattaydı.. bense yine sallanan koltuğuma oturmuştum. yerimden kalkıp Carmel'in yanına gittim..

*Carmel, senden bir şey isteyeceğim..
-tabi.. ne isterseniz yaparım Nabeel. hadi söyleyin..
*Bugün senin arkanda oturan o kadını görmüşsündür.. onun evini sana tarif edeceğim ve yarın söylediğim saatte ona yaptığım yemekten göndereceksin. tamam mı?
-tamam Nabeel. bunu yapabilirim.. peki kendisine bir şey söyleyeyim mi?
*Hayır, sadece kapıyı çal ve ona yemekleri verdikten sonra geri gel.

yine hiçbir şey söylemedi ve sustu öylece.. yüzüme baktı ve gülümsedi. arkamı dönüp yukarı çıkarken kapısını kapatmak için döndüğümde hala öylece bakıyordu bana.. ve elimi ışığı söndürmek için götürürken uzandı yatağına. odama çıkıp yarını bekledim sabırsızca..

her gün büyük bir sevinç ve heyecanla götürüyordu yaptığım yemekleri Carmel. onun için büyük bir keyifti sanki bu.. sabah kahvaltısı, öğle yemeği ve akşam yemeği yapıyordum suskun kadın için. ve bütün yemekleri de alıyormuş. her gün iki öğün yiyen kadın, artık üç öğün yiyordu.. ona her gün farklı yemekler yapıyordum ve sanırım bundan mutlu olabiliyordu. fakat hiç yemeklerin kimden geldiğini merak etmediğini düşünmeğe başladım.. çünkü öğrenmek için hiçbir şey yapmamıştı. aslında ben de bunu istiyordum ama aylar geçmişti ve artık ona olan duygularım daha da yoğunlaşıyordu. onu mutlu edebiliyor muydu yemeklerim, merak ediyordum..

. .. sonbahar gelmişti ve kendimi kötü hissediyordum. o gün hiç yemek yapasım yoktu.. elime bir kağıt, bir de kalem aldım. "naci en palestina" şarkısı defalarca çaldı pikapta, çok seviyordum bu parçayı. hüzün ve huzuru bir arada taşıyordu sanki.. ama o an hüzün ağır bastı ve masadaki kağıda gözlerimden süzülen birkaç damla gözyaşı düştü.. bir sayfalık bir not yazdım suskun kadına.. Carmel dışarıda yine o ufak kızla oynuyordu. ve çok mutlu görünüyordu ikisi de.. büyüdüklerinde gerçekten büyük bir aşk olacaktı aralarında, bunu hissediyordum. kızın ismini 1 hafta boyunca sormaktan çekinmiş Carmel.. ismi Graciela'ydı küçük kızın. Graciela evine dönerken, Carmel de her zamanki saatinde yemeği suskun kadına götürmek için yukarı çıkmaya başladı.. ahşap merdivenlerin çıkardığı gıcırtı bu sefer çok yavaştı, sanki bugün yemek yapmadığım içine doğmuştu Carmel'in. yanıma geldi ve yüzüme bakarken şaşkınlık ifadesinde üzüntü de vardı.. neden yemek yapmadığımı sormaktan çekinircesine bakıyordu suratıma. eline yazdığım sayfayı tutuşturdum ve hiçbir şey konuşmadık Carmel ile.. aslında bir şeyler söyleseydi bana, küçük adamın büyümüş yüreğinden neler çıkacağını çok merak ediyordum. ama konuşması için onu zorlamadım, yüzünden anlamaya çalıştım. belki de yanlış anladım ama notu isteksizce götürdüğünü düşünüyorum.. çünkü son olacağını biliyor gibiydi!

nottan ufak bir alıntı:
. .."zaman geçerken her gün sana yaptığım yemekler belki özlemlerini arttırıyor ben dindirmeye çalışırken. .yalnızlığını daha fazla gösteriyorum sana farkında olmadan. .ve bir şeye bağımlı olmanın heyecanı,acısı. .hepsini ben yapıyorum sana..bir gün gelmezse eğer!?. . üzüldüğün sadece yiyeceğin bir şeylerin olmaması olmayacak. .hatta düşünmeyeceksin bile yemeyi, sadece verilecek boş tabaklar,o küçük çocuğu bir daha göremeyecek olman üzecek seni..ve ben üzülmeni istemediğim için üzeceğim ∫en¡"• (burası •düşler kon∫erves¡•'ne ait)

Carmel geri döndüğünde üzgündü ve benimle konuşmamak için yemin etmiş gibiydi, suskun kadının yerini almıştı sanki.

  • Dipnot: Hikâyenin devamı gelecek diye düşünüyorum.. suskun kadın ne yapar, bilemem. göreceğiz =) aslında, onu da •düşler kon∫erves¡• yazıyor işte.. takip takip takip (:
  • İkinci Dipnot: Fotoğraf "Berkay Metin GEÇİCİ"ye aittir. Sevgilerimi sunarım..

23 Mart 2009 Pazartesi

Sevgili.yi Arayan Yürüyüş -boş bir yol-



Rüzgâr olabildiğince sert esiyordu o akşam.. tek başıma sonbaharı yaşamak kadar keyifsiz bir şey yoktur! tek başıma sıcak bir şarap içmenin de hiç keyifli bir yanı yoktur..
işte tek başıma kaldırımlarda seni aramamın da keyifli bir yanı yoktu! seni aramanın tek güzel yanı "umut"tu.. insanların "umudu olmayan insanın, hayatta bir amacı yoktur" sözlerine inatla; "umudum var benim" diyebilmenin içimdeki rahatlığı vardı biraz.. seni bulamayınca da ne kadar zavallı durumuna düştüğümü anlamışsındır yeşil elbiseli kız!

Lucida o an bana dönüp şunları söyledi:
-sen gözlerindeki ışığını yitirdiğinde, renk körlerinden beter olacaksın.. göremediğin bir-iki renk olmayacak; siyah-beyazla yetineceksin! umudun ışığın olsun, yaşam tarzınsa siyah-beyaz..

bencilliğe lüzum yoktu ve yerim de yoktu bedenimi "ben"lerle doldurmaya.. adımlarımı tek tek seçerken, nereye kadar taşıyabilir bedenim beni?
ya ruhum? kalbimle eş değerde olduğunu fark etmeme rağmen, daha ne kadar incitebilirdim ki onu? ruh, özgürlüğü bedene bağlıyken yaşamak ister; beden, ruhu kendine bağlamak için kalbi özenle taşımak ister..


Ağlamaklı yürüdüm bütün o yolları.. yolun ortasındaki çizgileri de takip ederek. sonra bir insanoğlu gördü beni, yardım etmek istedi halime acıyarak.. arabasına bindiğimde, arka sağ köşeye oturdum. ben genelde en çok orayı severim.. duygusal bir müzik açmasını istedim ve pencereden ağaçları saymaya başladım tek tek. zor oluyordu, indim arabadan!
Kar yağmaya başladı ilkbaharın ortasında, şans bu ya.. yüzüme tanelerin tek tek düşmesine bayılırım!
seni ararken, bir yandan o uzunca yolu lapa lapa yağan karın ağaçlara düşüşünü izleyerek yürümek ve ileride oluşan sisin sonunda beni neyin beklediğini bilmemek.. yürüyüşüme heyecan ve umut kattığı için biraz olsun gülümsetti beni! yüzümde oluşan tebessüm hâliyle yürümeye devam ediyordum artık.. ama yolda ne bir insan, ne de sana dair bir iz olmadığı için de mutsuzdum ayrıca! sanki herkes şehri terk etmiş; bomboş yollar, kar tanelerinin düştüğü ağaçların üzerindeki kuşlarla bana aitti..

Lucida beliriverdi sislerin arasından.. üzerindeki bembeyaz elbise, melekleri simgeler gibiydi. ayrıca kar bir tek onun üzerine yağmıyordu!
Lucida yine güzel yüreğinden çıkan iki-üç cümlesini söyledi ve gitti:
-kuşların özgürlüğünü kıskanmak aptallıktır.. çünkü onlar özgür olduğu için değil, kendilerini düşündükleri için uçup dururlar! kuşlar kadar bencil olmadığın için gurur duymalı; kuşlardan daha özgür olduğun için şükretmelisin. kanatların olmadan uçabilmeyi öğreneceksin!

sevgiyle yoğrulmuşsun Lucida.. düşüncelerinin güzelliğinden kaynaklanıyor üzerine kar yağmaması! çünkü sen kirli değilsin.. seni temiz göstermesi için üzerine kar yağması gerekmiyor. yüreğin temiz Lucida! yolumu aydınlat ve bana o'nu getir lütfen.. benim de sevgiye ulaşmamı sağla, sevginin değerini bilen! gözlerimdeki umut parıltısını gör ve beni o'na götür Lucida.. aşka bulanayım!

Şehrin sükûtu ve yolların boşluğundan yararlanan sinsi kuşların üzerimden uçuşmasından rahatsızlık duymaya başlamışken, seni görür gibi oldum sislerin arasında.. yaklaştıkça, sislerin arasında görünenin yaşlı bir adam olduğunu fark ettim. bembeyaz sakallarına iki tane kuş saklanmış, bana inat aşk tazeliyorlardı sanki..
Kar tutmuş yollarda ayak izleri bulmaya çalıştım.. ama hem sana geleceği kesin değildi, hem de ortada bir iz yoktu zaten!

iki zeytin ağacının arasına bir salıncak yapmıştık hayalinle
bir de hamak yaptık sarılıp uyumak için sallanırken kendi kendine..
ben daha çok minik salıncağımızı severdim,
sen rahatına düşkündün epeyce..
havadan mıdır bilemem, kasvet çöktü bu gece!
uyku çözer diye düşünürken
uyandığımda yoktu hayalin..
ve ben
yalnız başıma sallanamam
korkarım düşmekten.
Not: Yukarıdaki fotoğraf "Berkay Metin Geçici"ye aittir.. Sevgilerimi iletirim.